2 Temmuz 2008 Çarşamba

Bir Kütüphane Macerası...

Geçen gün bir arkadaşla İstanbul Üniversitesi kütüphanesinin özel bir bölümüne gittik. Genel Koleksiyonun olduğu binaya değil, ona beş dakika mesafede, İbn'ül Emin koleksiyonunun bulunduğu başka bir binaya gittik. Bina tabii tarihi bir bina, kocaman bir giriş kapısı vardı. Kapıdan girer girmez, sol ve sağ taraflarda antika türünden basım makinaları vardı.






Kapıdan girince sizi hemen sağ tarafta bir güvenlik görevlisi bekliyor. İçeride sıcaktan mayışmış bir şekilde sandalyesinde oturmuş, muhtemelen kırk yılda bir gelen okuyucular veya araştırmacılar nedeniyle keyfi birazcık bozulan bir zat-ı muhterem. İlk önce ona, oraya neden geldiğimize, ne aradığımıza dair ayrıntılı bir şekilde hesap verdikten sonra, üst kata yönlendiriliyoruz. Üst kata çıkarken, sağda solda güzel ahşap kitaplıklar görüyorsunuz. Hemen onların da resimlerini çektim tabii.



Merdivenleri çıktıkça ve böyle güzel ahşap kitaplıkları gördükçe, galiba güzel ve tarihi bir yere geldik diye düşünmeye başladım. Kafamın bir köşesinde de bir zamanlar internette tesadüfen rastladığım dünyanın en güzel kütüphanelerinin resimleri vardı. Amerika'dan ve dünyadan çeşit çeşit kütüphaneler, hem görüntüleriyle, mimarileriyle, konforlarıyla, işlevsellikleriyle ve belki de modernlikleriyle o kadar güzeldilerki. O internet sitesinde, hatırladığım kadarıyla, Türkiye'den bir tane bile üniversite yoktu, ki zaten ben de şu ana kadar Türkiye'de öyle güzel bir kütüphane gördüğümü hatırlamıyorum. Gerçi Türkiye'deki bütün kütüphaneleri gezmedim, yine de dediğimde doğruluk payı büyüktür bence.



Neyse, sonra üst katta bir odaya girdik ve orada da bir tane bilgisayar başında oturan bir görevli gördük. Sanırım o da öyle boş boş oturuyordu. Neyse, biz gelince bizimle ilgilenmeye başladı, arkadaşın istediği bir kaynağı bulmaya çalıştı.



Kitabın künyesini alıp çıktı ve başka bir odaya geçti. Ben tam böyle, "aa ne güzel, bak ne güzel yardımcı olmaya çalışıyor" diye içimden geçirmeye başlarken, birkaç dakika sonra geri geldi ve güzide bir Türk memurundan beklendiği şekliyle mesai saatinin ne yazık ki bittiğini ve bu saatten sonra bize kitap veremeyeceğini söyledi. Bugün gidin, yarına gelin dedi. Ne diyelim, pek şaşırmadık. O gün gittik, yarın geldik.

2 yorum:

Papatya Prenses dedi ki...

:))) Aşağıdaki fotoları görmezden evvel ilk paragrafı okurken dedim ki bu arkadaş kesin bizim arkadaş:))))))
Bizim kütüphanelerimizde güzel bi kerem ne varki yani:))

Feyzullah dedi ki...

Yani bizde de güzel kütüphaneler var tabii ki, mesela İstanbul üniversitesinin karşısında küçük bir kütüphane var, Orhan bilmem ne adı... Orası mütevazi, sessiz, sakin ve de serin :) bir yer. Ama bizde de biraz şöyle şatafat, şaşaa falan olsa fena olmazdı yani. :) Adamların kütüphanelerine bir bakıyorsun, valla ne diyeyim, müze gibi, ya da tarihi eser gibi...