12 Haziran 2008 Perşembe

Türkiye - İsviçre (2-1)

Dün akşam yine ilginç maçlarımızdan birisini oynadık. Portekiz maçından sonra, artık "havalarda uçmayı" birazcık bıraktık. Ya da Portekiz tarafından bıraktırıldık desek daha doğru olur sanırım. Hatırlarsanız, Büyük İmparator Sinyor Fatih Terim, Portekiz maçı öncesinde, "Bize final oynamak yakışır!" şeklinde demeçler veriyordu. Tabii, bulunca dinleyenleri, insanın kendini tutabilmesi zor oluyor, içten geldikçe sallayası geliyor insanın! :)

Neyse, Portekiz sayesinde gerçekleri biraz daha iyi görmeye başladıktan sonra, geldik İsviçre'ye... Ben İsviçre - Çek Cumhuriyeti maçını seyretmiştim ve orada gördüğüm kadarıyla İsviçre hiç de öyle kolay lokma değildi, nitekim bunu bize de gösterdiler. Fakat bizim takımın hakkını da vermek lâzım açıkcası. Yağmur gerçekten bizi olumsuz etkiledi. Evet, onlar da bizimle aynı sahada oynuyorlardı, fakat oyuncuların özellikleri açısından yağmurlu ve ağır bir sahadan bizim oyuncularımız daha olumsuz etkilendi. İsviçre'nin oyuncuları bizimkilere nispeten daha "düz", daha sıradan oyuncular, bizim oyuncularımız ise İsviçre'ye nazaran daha "teknik" oyuncular. O yüzden sahada kısa paslarla ilerlemeye, adam geçmeye ve teknik ile birşeyler yapmaya çalışan milli takımımız, saha ağırlaştıktan sonra neredeyse hiç top oynayamaz hale geldi. Diğer taraftan İsviçre ise uzun toplarla kalemizde tehlike oluşturmaya çalıştı ve sonunda golü de buldu. İkinci yarı hem sahanın biraz düzelmesi, hem de Sinyor Büyük İmparator Fatih Terim'in oyuncu değişiklikleri ile biraz kendimize geldik. Semih yine kendinden bekleneni yaptı ve oyuna girer girmez, farkını ortaya koyup, şahane bir kafa golüyle klasını gösterdi. Sanırım bundan sonra artık Nihat'ı tek santrafor olarak oynatma inadından vazgeçer Sinyor Terim. Bence maçın hakkı 1-1 idi, ama son dakikada işte o bahsettiğimiz "teknik" devreye girdi ve bize Arda'nın klas golüyle 3 puanı getirdi.

Şimdi gözlerimiz Çek Cumhuriyeti maçında... Bakalım bu maçta nasıl bir kadroyla çıkacağız ve neler yapacağız. Benim ümidim, Sinyor Terim'in ileride yine Semih'i oynatması ve onun yanında da Nihat'a görev vermesi. Sol tarafta artık Uğur Boral'a da şans vermesini bekliyorum, çünkü Uğur'un soldan yapacağı ortalarla Semih'in epey pozisyon bulabileceğini düşünüyorum. Evet, Çek savunması uzun boylu ve Semih de o kadar uzun bir santrafor değil, ama yine de Semih'in kendinden çok daha uzun oyuncularla hava mücadelesine girebildiğini ve başarılı olabildiğini unutmamak lazım. Nitekim İsviçre defansı da öyle pek kısa boylu bir defans değildi, ama Semih yine ustalığını ve kalitesini gösterip, kafa golünü atmayı başardı.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

İstanbul

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı...
Gürültüden başka birşey yok!

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Tarja'lar ve Bye-Bye...

Bazı insanlar geçmişleriyle yaşayamazlar. Geçmişin izleri, hatıraları, anıları, kişileri, kurumları, yaşanmışlıkları onlara ağır gelir. Onları unutmak, silmek, atmak ve, sanki mümkünmüş gibi, tekrardan ve sıfırdan başlamak isterler. Zihinlerini, hafızalarını temizlemek isterler. Unutarak rahatlayacaklarını düşünürler. Unutmak isterler, geçmişi temizlemek isterler, çünkü orada yanlış, kötü, hatalı yaptıklarını düşünürler. Buna inanırlar. Geçmişe günah & sevap ikileminde bakarlar; hayata da öyle. O yüzden unutmak isterler, af dilenmek ve günahlardan arınmış, hatalardan temizlenmiş bir şekilde yeni maceralarda yol almak ve yaşamak isterler. Aslında herkes gibi onlar da mutlu olmak isterler. Ama mutluluğu, geçmişlerini silmeye, unutmaya çalışarak, bir zamanlar önem verdikleri, değer verdikleri şeyleri, kişileri, kurumları, yaşanmışlıkları değersizleştirmeye çalışarak bulmaya çalışırlar. Yanılırlar. Değersizleştirdikleri aslında kendileri olurlar da, bunun farkına ne yazık ki varamazlar.

Nightwish'in aşağıdaki şarkıyı, gruptan ayrılan Tarja'ya ithafen yazdığı söylenir. Ben de şarkıyı bütün Tarja'lara ithaf etmek istedim. :)

Nightwish - Intro + Bye Bye Beautiful

27 Nisan 2008 Pazar

Nightwish - Phantom of the Opera LIVE

Operadan konu açılmışken, bir de Tarja'dan Phantom of the Opera'yı dinlemek lazım gelir!... :)

Alin Aylin Yagcioglu Konser

Bu da bir önceki yazıda bahsettiğim konserden bir parça.

Maçka'da Bir Konser: Alin Aylin Yagcioglu

Geçtiğimiz hafta perşembe akşamı bir arkadaşımın konserine gittim. İTÜ'nün Maçka kampüsünde verilen konser oldukça güzel geçti diyebilirim. Özellikle klasik müzik, opera türünden müziklerle pek fazla haşır neşir olmayan kulaklar, zihinler için, yani benim için, güzel bir tecrübeydi diyebilirim. Bu alanlarda pek fazla bilgim yoktur, o yüzden ahkam kesemeyeceğim, ama bir dinleyici olarak, dinlemekten zevk aldığım bir konser oldu. Aylin'in performansı da bence çok güzeldi. Şu sırada Youtube'a konser sırasında kaydettiğim bir şarkının videosunu eklemeye çalışıyorum. Eğer ekleyebilirsem, bu yazıdan sonra, bloga onu da eklemeye çalışacağım. Bu sayede siz de dinleyebilirsiniz.

Bu arada İTÜ'nün Maçka kampüsüne de bu zamana kadar hiç gitmemiştim, orayı da bu vesileyle biraz görmüş oldum. Gerçekten güzel bir yere kurulmuş kampüs ve yapıların mimarisi de oldukça hoş.

23 Nisan 2008 Çarşamba

Kısa Bir Gezi: Bebek – Bahçeköy


Bugün öğlene doğru 11 civarında yola çıktım, sahilden giden otobüse bindim. İlk kargo gördüğüm yerde inecektim. Çok uzun sürmedi, Tarabya’da bir kargo gördüm ve otobüsten indim. Kargo işimi hallettikten sonra tekrar otobüse bindim ve Bebek’e doğru yol aldım. Bebek parkına gelince otobüsten indim ve parkın içerisinde bir bankta oturmaya başladım; sonra düşünmeye ve sonra da yazmaya tabii ki. :)


Epey bir zamandır, aralıklarla da olsa, Gramsci’nin “organik entelektüellik” kavramı üzerinde düşünüyordum. Bugün de onun konu hakkında yaptığı bazı tartışmalarından yola çıkarak hem kendimi (eğer ben de bir entelektüelsem), hem de çevremde tanıdığım ve tanımadığım diğer entelektüelleri (arkadaşlarımı, hocalarımı, vs. ) düşünmeye başladım. Verimli geçen bir düşünme ve yazma sürecinin ardından, acıkan karnımı doyurabilmek için bir yer aramaya başladım. Eskiden olsa, “yeni” bir şeyler deneme konusundaki korkumla, çekingenliğimle, muhtemelen kendime en “yakın” hissettiğim bir yerde, hiç “risk” almadan bir şeyler yemek isterdim. Şimdi ise, her yeni deneme, yeni bir tattır, yeni bir tecrübedir, maceradır düşüncesinden hareketle küçük, ama ilginç bir yere girmeye karar verdim. Bir dahaki sefere başka yere de girebilirim ve bu şekilde girdiğim yerlerin gerçek değerini daha iyi idrak edebilirim. Girdiğim yerde bir porsiyon köfte yedim, ki yerin adı da zaten Bebek Köftecisi idi. Küçük bir tabakta 7-8 köfte ile yarım domates ve biraz pilava 6 YTL verdim. Ardından Parka döndüm, biraz oturduktan sonra, sahil boyunca Sarıyer’e doğru yürümeye karar verdim. Bu sayede sahilde yürümeye ve oturmaya değecek bazı yerleri aklıma yerleştirmeye çalışmak istiyordum. İleride kullanabilmek için bilgim, tecrübem olsun istedim kısaca. Parktan sonra sahil yolu güzel, hem yürüme açısından, hem de oturma açısından.


Yürürken biraz ileride karşınıza Fatih Sultan Mehmet köprüsü çıkıyor, sol tarafınıza da Rumeli Hisarı. Eğer vaktiniz varsa, gündüz saat 16:30’a kadar açık olan Rumeli Hisarı’nı ziyaret edebilirsiniz. (Normal ziyaretçi 2 YTL, Öğrenci ücretsiz). Benim vaktim vardı ve saat de daha 3 civarındaydı, o yüzden bu zamana kadar, nedense, hiç girmediğim Hisara bir girmek istedim. Hisara girdikten sonra sol taraftan başlamak daha mantıklı sanırım. Sağ taraftaki kulelerin hepsi tek tırmanmalık, yani oralardaki kulelerin birbirleriyle bağlantıları yok. O yüzden her kuleye tek tek tırmanmak zorunda kalıyorsunuz, eğer “acaba oradan bakınca nasıl görünüyor” diye merak ediyorsanız. Sol taraftaki yapılar arasında ise merdivenle bağlantılar var, o yüzden en alttan başlayıp merdivenle tepeye kadar çıkabiliyorsunuz. Soldan başlayıp, sağda bitirmek en iyisi sanırım.




Ayrıca Hisar içinde bazı kısımlarda oturmak, dinlenmek için banklar da var. Buralarda oturup, boğazı tepeden, çok güzel bir açıdan görüp, bir süre vakit geçirilebilir. Banklar yeşillikler arasında ve ağaçların altında olduğu için gölgelikte kalıyor, o yüzden bu da bir avantaj tabii. Hisarın çeşitli kulelerinde telsizli güvenlik görevlileri var ki, bu da gerçekten önemli ve güzel bir uygulama.




Hisarın, özellikle üst, yüksek kısımları gerçekten çok huzurlu diyebilirim. Sanırım insanın “şeylere” üstten, kuşbakışı bakma zevki bu huzurlu hisleri sağlayan önemli etkenlerden biri. İkinci etken, hem surlardan dolayı, hem de uzaklıktan dolayı olsa gerek, aşağıda akan trafiğin sesinin, gürültüsünün pek duyulmaması olabilir. Dolayısıyla huzurunuz bozan bir trafik gürültüsü duymuyorsunuz. Fakat gemilerin, özellikle büyük olanların gürültüleri ve de arada sırada geçen helikopterlerin, uçakların gürültüleri biraz rahatsız edici oluyor açıkçası. Diğer taraftan ise, bütün bunlarla adeta yarışırcasına, mücadele edercesine yükselen başka bir ses var ki, o da size tatmakta olduğunuz huzuru yeniden hatırlatıyor ve zihniniz yeniden durulmaya, yüz hatlarınız yeniden gevşemeye ve genel anlamda yeniden bir rahatlama hissine kapılmaya başlıyorsunuz. O büyülü sesler de tabii ki etrafınızda şakıyan türlü türlü kuşlardan geliyor.



Ara sıra buraya gelip, kulelere çıkıp, İstanbul’u, biraz da buradan seyretmek gerekiyor bence. Kulelerden birine oturup, dinlenmeniz, tarih içinde, hayal dünyanızda bazı gezintilere çıkmanız iyi olabilir. Benim için gerçekten güzel oldu. :) Tarih içinde ve hayal dünyamda yaptığım bazı gezileri Topkapı Sarayı civarında yapmışımdır, bu sefer de kısmet Rumeli Hisarı’naymış! :) Oturduğunuz yerden, içinde bulunduğunuz mekanın 300-400 yıl önceki dönemlerine gitmeniz, insanda ilginç duyguların/hislerin oluşmasına, ilginç düşüncelerin ortaya çıkmasına vesile oluyor bence.



Hisardan çıktıktan sonra o civarda birçok kafe vs. var. O kafelerden bir tanesinde, Hisar’dan çıktıktan sonra, sıcak-soğuk bir şeyler içilebilir. Eğer karnınız açsa, yemek için de çeşitli yerler var. Benim dikkatimi ise daha ziyade küçük bir yer çekti. Adı, Sade Kahve olan bu yer, bir kafenin üst katında yer alan eski ahşap bir evin içerisinde yer alıyor. Tabelasında yazdığına göre ev yemekleri yapıyorlar. Buradan hareketle vejetaryen bir şeyler de bulabilmek mümkün olabilir sanırım. Başka bir gün gelip, bu yeri keşfetmeye çalışacağım, hem mönülerini, lezzetlerini, konforlarını, servis kalitelerini ve hem de ücretlerini tabii ki! :) Bakalım beğenecek miyim. :)



Yemeği de yedikten sonra ayrılmak için otobüs durağı arayacaksanız, Sarıyer istikametine doğru 10-15 dakikalık bir yürüyüşten sonra, önce Beşiktaş istikameti için bir durak, ardından da Sarıyer istikameti için bir durak bulabilirsiniz.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Beşiktaş - Ortaköy Arasında...

Trafikte durduğum, içinde oturduğum otobüsten dışarıya bakıyorum. Etrafımda diğer yolcular, kimileri oturuyor, kimileri ayakta. Pencereden dışarı bakıyorum, yanımda, caddeden diğer araçlar akıp gidiyor, kimi jeeplerle, kimi motosikletlerle. Kulağımda mp3 çalarım; Hello Saferide, "Loneliness is Better When You're Not Alone" çalıyor. Aklıma o geliyor ve sonra onun yanımda oturduğunu hayal etmeye başlıyorum. Kulaklığın birini ona veriyorum, diğerini ben takıyorum. Önce, her zaman yaptığı gibi yan gözlerle bana bakıyor, ardından da başını omzuma yaslayıp, pencereden dışarıya...

9 Nisan 2008 Çarşamba

Ben Ölmüşüm de Haberim Yokmuş!!!

Yıllardır önünden geçiyordum, bugün farkettim, ya da daha doğrusu anlayabildim mi diyelim. Anlayabildim ki, aslında ben ölmüşüm de, haberim yokmuş!


2 Nisan 2008 Çarşamba

Yahudi'ler, Turk'ler, Ozbek'ler & Israil, Filistin, Isvec

Yahudilere, Filistin'lilere olan davranislari noktasinda bircok konuda elestiriler yapilir. Gecenlerde duydugum bir elestiri Tevrat'tan devsirilme bir elestiriydi ve Musluman bir bilimadami tarafindan yapiliyordu. Elestiri mantikli ve ic tutarligi olan bir elestiriydi. Hatirladigim kadariyla Tevrat'ta mealen soyle bir ayet varmis: "Ey Yahudiler! Yabancilara eziyet etmeyin, onlara kotu davranmayin. Hatirlayin ki, siz de bir zamanlar Misir diyarinda yabanciydiniz."

Buradan hareketle, Yahudilerin, Filistin'lilere yaptigi kotu muameleyi elestiriyordu o Musluman bilimadami, Yahudilerin kitaplarindan onlara ornekler vererek.

Burada sahit oldugum bazi olaylar, zihnimde bu duruma benzer bir anlayis olusturdu diyebilirim. Herkesin malumu, Turk'ler, 1960'larda, 1970'lerde ilk olarak Avrupa'nin cesitli ulkelerine isci olarak goc etmeye basladigimizda bircok sorunla karsilasmisti. Bircok haktan mahrum olarak, zorlu islerde calistirilmislardi. Cok uzun calisma saatleri vardi ve kotu sartlar altinda calismislardi. Bu durum ozellikle ilk giden nesiller icin gecerliydi.

Simdi burada gordugum durum da benzer bir durum acikcasi. Ulkelerinden Avrupa'nin cesitli ulkelerine para kazanmak umuduyla goc eden Ozbekler taniyorum. Bazilari benimle ayni evde kaliyorlar. Yaptiklari isleri, calistiklari ortamlari ve kosullari biliyorum. Ne kadar zor sartlar altinda, ne kadar uzun saatler calistiklarini biliyorum. Sigortalarinin nasil dalaverelerle az odendigini biliyorum. Haklarinin nasil verilmedigini, anlatilmadigini biliyorum. Ve bildigim birsey daha var ki, o da beni hayrete dusuruyor. Bu insanlarin isvereni, 1970'lerde Isvec'e calismak icin gelen bir Turk. Vakti zamaninda Isvec'te benzer sikintilari cekmis, yasamis bir insan, ama simdi isveren konumuna geldigi vakit, bir zamanlar kendisinin yasadiklarini, uc-bes kurus daha fazla kazanabilmek ugruna baskalarina ayni sekilde, hatta belki de daha siddetli olarak, yasatmaktan geri kalmiyor. Simdi yukaridaki ayeti hatirlatikdan sonra, insanin durup da bu Turk'lere neler diyesi geliyor neler...

Ama en azindan ayetten yola cikarsak, sunlari diyebilirdik sanirim: "Ey Turk'ler, gocmen iscilere eziyet etmeyin, onlara kotu davranmayin, onlari gunde 14 saat calistirmayin, onlarin haklarini gasp etmeyin, onlarin sigortalarini eksik odemeyin, onlarin izin haklarini verin, onlara zulum etmeyin. Hatirlayin ki, siz de bir zamanlar bu diyarlarda gocmen isciydiniz!"

25 Mart 2008 Salı

Kimdir Halk?

Su anda NTV'de "Neden" programini izliyorum. Ekrem Dumanli programin basindan beri "halk" diye bir analiz birimi kullaniyor ve butun argumanlarini da bu "halk" ve o halkin "algilamalari" uzerinden mesrulastirmaya calisiyor.

Merak ediyorum, kim oluyor bu halk? Her argumani mesrulastirmada istenilen yere cekilebiliyor. Dumanli'nin zihnindeki halk neden boyle tek parca ve hep birlikte dusunuyor? Boyle birseyin olabilmesi mumkun mu? Kanaatimce, Dumanli'nin ifade ettiginin aksine, toplumsal alanla ilgili analizler yaparken belirli sosyo-ekonomik ve ideolojik gruplara mensup sosyal siniflardan bahsedebiliriz diye dusunuyorum. Yoksa, bu tur ayri sosyal siniflarin ustunde, "halk" diye genel, ortak, herkesi icine alan bir analiz birimi yoktur.

16 Mart 2008 Pazar

Charlotte Perrelli - Hero

Bu da Isvec'in bu seneki Eurovizyon temsilcisi. Benim favorim degildi, ama yine de guzel bir parca bence.

Isvec'te Eurovizyon - Finalist 10 Sarki

Iste bunlarda finalde yarisan 10 sarki. Slow, hizli, rap, rock, dans, folk, Ingilizce, Isvecce, vs. nasil bir cesitlilik oldugunu gorebilirsiniz... Sonucta bu cesitliligin arasindan secmesi de halka kalmis, bizdeki gibi TRT'nin ulu, bilge burokratlarina degil!

Isvec'te Eurovizyon

Turkiye'de Eurovizyon'a cok fazla onem verilmez. Yarisma iki donemde tartisilir. 1) Yarismaya katilacak sarki belirlenecegi zaman. 2) Yarismanin yapildigi zaman.

1) Yarismaya katilacak sarkinin belirlenmesi otoriter toplumsal karakterimize, ataerkil aile yapimiza, totaliter siyasi zihniyetimize vs. uygun olarak birkac ulu burokrat bilge tarafindan belirlenir. Kendisine bu kutsal gorev teblig edilen sarkici veya grup katilacaklari sarki uzerinde calismalarina baslarlar ve bir sure sonra da bir parcayla ortaya cikarlar. Sonra tartismalar baslar, yok efendim dili Ingilizceydi, yok efendim soyleydi, yok efendim boyleydi, bilmem neydi... Tartismalar sarkinin diline, sekline, tipine, kalitesine vs. yonelik olur, sarkinin ve sarkicinin nasil belirlendigine yonelik degil. Yani sanki kimin yarismaci olacagini TRT'nin bazi burokratlarinin belirlemesi normaldir de, secilen sanatcinin sarkiyi Ingilizce hazirlamasi anormaldir.

2) Ikinci donemde yapilan tartismalar icin artik cok gectir. Olan olmustur. Yurtdisinda yasayan milyonlarca gurbetcimizin oylarina ragmen, ki bu oylari sarkimiz ne kadar dandik olursa olsun verirler, yine yarismayi kazanamamisizdir.

Isvec'te ise yarismaya daha fazla onem verilir, yarisma hakkinda daha fazla konusulur. Ama mesele daha fazla onem verilmesi, hakkinda daha fazla konusulmasi degil de, sarkinin nasil belirlendigi meselesidir. Secimle, demokratik rekabetle, acik rekabetle, vs.

Dun itibariyla Isvec'te uzun bir surec sona erdi ve Isvec'i Eurovizyon'da temsil edecek sarki belirlendi. Sadece finalde yarisan sanatcilarin sayisi 10 ve Eurovizyon surecine katilan butun sanatcilarin sayisi toplamda yaklasik 30 kadar. Sanirim bu rakamlar belirlenen son sarkinin nasil bir surecten gectigi hakkinda zihinlerde bir resim olusturuyordur. Ama diger taraftan dusununce, ne geregi vardi canim da diyebilirsiniz. TRT'den bir-iki ulu, bilge kisi oturur, iki dakika da belirlerdi kimin katilacagini, bu kadar tantanaya ne gerek vardi!!!

5 Mart 2008 Çarşamba

Fenerbahce Ceyrek Finalde

Atilla abi cagirmis olmasina ragmen, ilk maci izlemeye gitmemistim. Bu sefer ise gitmeye karar verdim. Cafe-bar tarzi bir yere girdik. Oturacak yerler dolu oldugundan, barin kenarinda kendimize ayakta bir yer bulmaya calisiyorduk. Etrafa bakinirken barin sahibi Turk geldi ve yanimiza dikilip, gayet kabaca: "Evet, ne istemistiniz?" seklinde sordu. Bizden hemen bir cevap gelmeyince de, karsimizda durmaya devam ederek ve israrli israrli suratimiza bakarak kendisinden icecek olarak birsey istememizi bekledi. Sonunda bu duruma dayanamayan Atilla abi, birer kahve soyledi.



Sonra mac basladi... Maci izlemeye sadece Turk'ler degil, Araplar da gelmisti. Onlar da tabii ki Fenerbahce'yi destekliyorlardi. Macin ilk 10 dakikasinda iki talihsiz gol yedigimizde, icimizde hissettigimiz hisler cok ilgincti. Yabancilarin biraz alaya kacan gulusmeleri, bizim biraz kizarmaya, bozarmaya baslayisimiz, vs. birbirine karismisti. Derken Sevilla'nin hizi biraz kesildi ve sahneye Deivid cikti. Onun goluyle tekrar umutlandik, fakat o halimiz de cok uzun surmedi. Bu sefer de Kanoute sahneye cikip, farki tekrar ikiye cikardi. Biz tekrar sus-pus olduk. O dakidadan sonra ise oyunun sekli degismeye basladi. Fenerbahce organize bir sekilde oynamaya, pas yapmaya, top cevirmeye ve rakip kaleye dogru ciddi sekilde ilerlemeye basladi. Bu siralarda Sevilla neredeyse oyunda hic yoktu. Devre bitmeden bir-iki onemli atak yakaladi Fenerbahce, ama bunlari degerlendirememisti. Ikinci yariya baslarken umutluyduk, cunku hem Fenerbahce guzel oynuyordu, hem de rakip Sevilla'nin gercekten cok bariz zayif oldugu bir noktasi vardi: Defansi. Kazandigimiz her duran top Sevilla kalesinde bizim icin penalti gibi bir etki yapiyordu. Zaten iki golumuzu de duran toptan bulduk ve duran toplardan da yine cok onemli pozisyonlar kacirdik. Mac 2-3 olduktan sonrasi zaten inanilmaz bir heyecandi. Bir taraftan diken ustundeydik, 5 oyuncumuz sari kartliydi ve rakip oyuncular da her pozisyonda kendilerini yere atiyorlardi. Her an bir oyuncumuz kirmizi kart gorecek diye hop oturup, hop kalkiyorduk. Mac ilerliyor, Fenerbahce guzel oyununu surduruyordu. Artik macin sonlarina dogru, Fenerbahce bir gol daha atmak icin saldirsa mi, yoksa yavaslayip maci uzatmalara goturmeye calisa mi diye dusunuyor, karar veremiyorduk. Sonra uzatmalar ve sonra penalti atislari... Maci izleyenler bilir, gercekten muthis bir heyecan firtinasiydi.

Futbola karsi, ozellikle maganda anlayisli taraftarlar yuzunden, uzunca bir suredir antipati beslemeye devam ediyordum ve hala da eskisi gibi sevdigimi soyleyemem. Fakat dun aksamki Fenerbahce macinda aldigim izleme zevkini, heyecani tatma zevkini, o anlari yasama zevkini kolay kolay unutabilecegimi pek sanmiyorum.

19 Şubat 2008 Salı

Ozgurluk ve Guvenlik

Simdi size Özgürlük ve Güvenlik’ten sordugumda, bana Platon’dan baslayip, Nietzsche’yle veya daha bilumum cafcafli filozoflarla bitirdiginiz, felsefi kavramlarla bezenmis, süslenmis, püslenmis, allanmis, pullanmis kelimelerle bir seyler söyleyeceksiniz. Fakat aslinda gerçekten ne diyeceksiniz, dediklerinizle, gerçekte ne söylemis olacaksiniz? Siz yasadiginizi, teneffüs ettiginizi, hissettiginizi mi, yoksa birilerinin kelimelerini, fantezilerini, hayallerini, ideallerini mi konusacaksiniz? Acaba, kendinizin aslina sahip ol(a)madiginiz seylerden bahsederek, bu sekilde kendinizi mi tatmin etmeye çalisacaksiniz, ya da birilerine caka mi satacaksiniz? Konusmalarinizin, zihinsel üretimlerinizin, fikri altyapinizin içine islemis bu eksiklik hissiyle yasamaya daha ne kadar devam edeceksiniz? Özgürlük hissi eksikligiyle…

Kendi yasadigi sosyal gerçeklik alaninda bu Özgürlügün & Güvenligin tadina varamayanlar, onun eksikligini dahi hissedemeyenler, soyut bir Özgürlük kavrami üzerinde “yabancilarin”, “baskalarinin” yaptigi tartismalardan bahsederek, filozofik görünmeye çalisan atmasyoncular olmaktan öteye gidemiyorlar. Iste Sara’nin, kendisi benim analizlerimde kullandigim gizli bir kahramandir, nihilizmi gerçekten yasiyor olmasiyla ilgili olan nokta budur. Sara, sosyal bilim yapmak istedigi anda, Sara’nin basarili olma sansi vardir, çünkü bilimini yapmaya çalistigi seyi birebir yasiyordur, içinde bulundugu sosyal ortamda, toplumda. Daha da ötesinde, Sara’nin bunun bilimini yapma noktasinda önünde garip engeller yoktur. Sara’nin zihninde de kendisini durduran engeller yoktur. Sara, bir seyi anlamak istiyordur ve onu anlayabilmek için elinden, zihninden, dilinden, aklindan gelenin en iyisini yapmaya çalisir, yapar. Baskalari ise kendilerinin yasayamadiklari seyler üzerinden, baskalarinin hisleri üzerinden, sahte bir hissiyat içerisine girip, o sahteligi anlamaya çalisip, o sahteligin felsefesini yapmaya çalisirlar, güzel ve satafatli sözler söylerler ve sonuçta da felsefe ya da sosyal bilim, her ne ise iste, yapar gibi görünürler.

Yani siz bir adama Özgürlük ve Güvenlik’ten sorduðunuzda, o adam size Platon’dan Nietzsche’den anlatarak Özgürlük’ten ve Güvenlik’ten bahsedebilir. Ama, bunlar ona yabancidir. Kendi söylediklerine, kullandigi kelimelere yabancidir o adam. Çünkü Nietzsche’nin bahsettigi Özgürlük, Nietzsche’nin yasadigi bireysel/toplumsal izdiraplardan üretilmis bir kavramdir, düsüncedir, anlayistir. Onun yasadigi izdiraplari yasamadan, hissetmeden kullanilacak/sarf edilecek Nietzsche’ci Özgürlük kavramlari, baskalarina felsefe ve caka satmaya çalismaktan öteye, ne yazik ki, gitmez.

Benim özgürlügüm ise, bana yakindir, benim ulasabilecegim uzakliktadir. Ben özgürlükten bahsedecegim zaman, Platon’un, Nietzsche’nin, onun, bunun kavramlarini analiz etmek zorunda hissetmem kendimi. Ya da onlar hakkinda konusmakla sinirlandirilmis olarak görmem kendimi. Diger taraftan, o kavramlari analiz edebilirim de, o kavramlar hakkinda konusabilirim de, ama bu konusmalarin ötesinde, özgürlük adina söyleyebilecegim ve bana ait olan, benim olan hislerim, düsüncelerim, fikirlerim vardir. Özgürlük benim yani basimdadir, dibimdedir. Sokaga çiktigimda, yürüdügümde, sagima, soluma baktigimda, neredeyse her yerde görürüm onu. Ben özgürlügün ne oldugunu þu cafcafli filozoflarin anlattiklarindan ögrenmek durumunda degilimdir. Birisi bana sordugunda, ben sahip olmadigim seyin eksikliginden yüksünerek, ona cevap verme hevesi, istegi içerisinde, kendimi baska filozoflarin laflariyla avutmaya çalismak zorunda degilimdir. Ben özgürlüge, bir gün, gelecekte, insallah, masallah, vs. ulasilabilecegi hayaliyle, ümidiyle, temennisiyle, istegiyle, arzusuyla, planiyla, sabriyla beklemek, ve sonuçta da ne yazik ki ömürlerini özgür ol(a)madan yasamak zorunda kalanlar gibi degilimdir. Ben özgürlük hakkinda, ona uzaktan imrenir gibi bakan ve konusurken neredeyse agzinin suyu akan insanlar durumunda da degilimdir. Dedim ya, benim özgürlügüm bana yakin diye, benim özgürlügüm su anda yasadigim bir durumdur diye.
En azindan ben öyle hissediyorum, düsünüyorum, biliyorum.

15 Şubat 2008 Cuma

All Världen's Måt (Butun Dunyanin Yemekleri)

Stockholm'de orta buyuklukte bir markette bile "Dunyadan Yemekler" bolumune rastlayabiliyorsunuz. Iste gecen girdigim bir marketten bazi fotograflar.








11 Şubat 2008 Pazartesi

Stockholm Metrosu


Stockholm Metrosu, resimde de goruldugu uzere, Istanbul metrosuna gore tabii ki epeyce buyuk. Fakat Avrupa'daki diger metrolar gibi buyuk olmasina ragmen hic de karisik degil. Her tarafta o kadar cok isaret, yol gosterici levha vs. var ki, yolunuzu kaybetmeniz icin gercekten buyuk caba sarfetmeniz gerekir.




Resimde oldugu gibi heryerde gelecek trenlerin saatlerini gosteren levhalar mevcut. Burada sirasiyla ilk trenin, ikinci trenin ve ucuncu trenin kac dakika sonra gelecegini gorebiliyorsunuz ve kendinizi ona gore ayarlayabiliyorsunuz. Trenler buyuk olasilikla tam zamaninda gelip, varacaklari yere de tam zamaninda variyorlar, o yuzden dakikalik planlar yapmaniz da mumkun olabiliyor.





Bu da trenin uzerinde yol aldigi yer. Stockholm metrosu genel olarak bilinenin aksine cogunlukla yer altindan degil, yer ustunden gidiyor. Bunu resimde de gorebiliyorsunuz zaten. Yer altina nadiren ve ozel olarak istasyonlarda giriyor.



Bunlar da trenler. Istanbul'daki tramvaylara benziyorlar daha ziyade. Konfor konusunda esdeger denilebilirler.

2 Şubat 2008 Cumartesi

Dunyadan Yemekler...


Gecen gun Skärholmen'de bir markete girdim. Marketin adi: "Prisma". Ismin yaninda da kucuk bir not var: "Måt Från Hela Världen", yani "Butun Dunyadan Yemekler" gibi birsey. Iceriye girdiginizde Tayland'dan, Iran'a, Hindistan'dan, Afrika'ya, Meksika'dan, Japonya'ya, Turkiye'ye dunyanin bir cok yerinden yiyecek bulabiliyorsunuz. Ben de gecen merak ettim ve girip bir bakayim dedim. Hem fiyatlara, hem de cesitlere bakmak istedim. Iceri girdigimde hem urun anlaminda buyuk bir cesitlilik gordum, hem de insanlar anlaminda. Yani marketin adi, butun dunyadan yemekler gibi birsey, fakat iceriye girdiginizde goruyorsunuz ki, yemeklerin yani sira, icerisi de butun dunyadan insanlarla dolu. Iranlisi, Pakistanlisi, Amerikalisi, Afrikalisi, Isveclisi, Turkiyelisi, Iraklisi, Almani, vs. ve daha bircogu... Sanki Birlesmis Milletler gibi. Cogulculuk, cok-kulturluluk, vs. bugunlerde cok moda ve tartisilan kavramlar, ama o kalabaligin, o farkliliklarin icerisinde durup da etrafima bakip kisa bir sure dusununce bazi yerlerin, insanlarin ve tabii ki o insanlarin tasidiklari zihniyetlerin bu tur konularda ne kadar "ileride" olduklarina dair fikirler, dusunceler kafamin icinde saga sola ucusmaya basladi.

Sonra oradan ciktim, metroya bindim ve dusune dusune eve gittim...