25 Mart 2008 Salı

Kimdir Halk?

Su anda NTV'de "Neden" programini izliyorum. Ekrem Dumanli programin basindan beri "halk" diye bir analiz birimi kullaniyor ve butun argumanlarini da bu "halk" ve o halkin "algilamalari" uzerinden mesrulastirmaya calisiyor.

Merak ediyorum, kim oluyor bu halk? Her argumani mesrulastirmada istenilen yere cekilebiliyor. Dumanli'nin zihnindeki halk neden boyle tek parca ve hep birlikte dusunuyor? Boyle birseyin olabilmesi mumkun mu? Kanaatimce, Dumanli'nin ifade ettiginin aksine, toplumsal alanla ilgili analizler yaparken belirli sosyo-ekonomik ve ideolojik gruplara mensup sosyal siniflardan bahsedebiliriz diye dusunuyorum. Yoksa, bu tur ayri sosyal siniflarin ustunde, "halk" diye genel, ortak, herkesi icine alan bir analiz birimi yoktur.

16 Mart 2008 Pazar

Charlotte Perrelli - Hero

Bu da Isvec'in bu seneki Eurovizyon temsilcisi. Benim favorim degildi, ama yine de guzel bir parca bence.

Isvec'te Eurovizyon - Finalist 10 Sarki

Iste bunlarda finalde yarisan 10 sarki. Slow, hizli, rap, rock, dans, folk, Ingilizce, Isvecce, vs. nasil bir cesitlilik oldugunu gorebilirsiniz... Sonucta bu cesitliligin arasindan secmesi de halka kalmis, bizdeki gibi TRT'nin ulu, bilge burokratlarina degil!

Isvec'te Eurovizyon

Turkiye'de Eurovizyon'a cok fazla onem verilmez. Yarisma iki donemde tartisilir. 1) Yarismaya katilacak sarki belirlenecegi zaman. 2) Yarismanin yapildigi zaman.

1) Yarismaya katilacak sarkinin belirlenmesi otoriter toplumsal karakterimize, ataerkil aile yapimiza, totaliter siyasi zihniyetimize vs. uygun olarak birkac ulu burokrat bilge tarafindan belirlenir. Kendisine bu kutsal gorev teblig edilen sarkici veya grup katilacaklari sarki uzerinde calismalarina baslarlar ve bir sure sonra da bir parcayla ortaya cikarlar. Sonra tartismalar baslar, yok efendim dili Ingilizceydi, yok efendim soyleydi, yok efendim boyleydi, bilmem neydi... Tartismalar sarkinin diline, sekline, tipine, kalitesine vs. yonelik olur, sarkinin ve sarkicinin nasil belirlendigine yonelik degil. Yani sanki kimin yarismaci olacagini TRT'nin bazi burokratlarinin belirlemesi normaldir de, secilen sanatcinin sarkiyi Ingilizce hazirlamasi anormaldir.

2) Ikinci donemde yapilan tartismalar icin artik cok gectir. Olan olmustur. Yurtdisinda yasayan milyonlarca gurbetcimizin oylarina ragmen, ki bu oylari sarkimiz ne kadar dandik olursa olsun verirler, yine yarismayi kazanamamisizdir.

Isvec'te ise yarismaya daha fazla onem verilir, yarisma hakkinda daha fazla konusulur. Ama mesele daha fazla onem verilmesi, hakkinda daha fazla konusulmasi degil de, sarkinin nasil belirlendigi meselesidir. Secimle, demokratik rekabetle, acik rekabetle, vs.

Dun itibariyla Isvec'te uzun bir surec sona erdi ve Isvec'i Eurovizyon'da temsil edecek sarki belirlendi. Sadece finalde yarisan sanatcilarin sayisi 10 ve Eurovizyon surecine katilan butun sanatcilarin sayisi toplamda yaklasik 30 kadar. Sanirim bu rakamlar belirlenen son sarkinin nasil bir surecten gectigi hakkinda zihinlerde bir resim olusturuyordur. Ama diger taraftan dusununce, ne geregi vardi canim da diyebilirsiniz. TRT'den bir-iki ulu, bilge kisi oturur, iki dakika da belirlerdi kimin katilacagini, bu kadar tantanaya ne gerek vardi!!!

5 Mart 2008 Çarşamba

Fenerbahce Ceyrek Finalde

Atilla abi cagirmis olmasina ragmen, ilk maci izlemeye gitmemistim. Bu sefer ise gitmeye karar verdim. Cafe-bar tarzi bir yere girdik. Oturacak yerler dolu oldugundan, barin kenarinda kendimize ayakta bir yer bulmaya calisiyorduk. Etrafa bakinirken barin sahibi Turk geldi ve yanimiza dikilip, gayet kabaca: "Evet, ne istemistiniz?" seklinde sordu. Bizden hemen bir cevap gelmeyince de, karsimizda durmaya devam ederek ve israrli israrli suratimiza bakarak kendisinden icecek olarak birsey istememizi bekledi. Sonunda bu duruma dayanamayan Atilla abi, birer kahve soyledi.



Sonra mac basladi... Maci izlemeye sadece Turk'ler degil, Araplar da gelmisti. Onlar da tabii ki Fenerbahce'yi destekliyorlardi. Macin ilk 10 dakikasinda iki talihsiz gol yedigimizde, icimizde hissettigimiz hisler cok ilgincti. Yabancilarin biraz alaya kacan gulusmeleri, bizim biraz kizarmaya, bozarmaya baslayisimiz, vs. birbirine karismisti. Derken Sevilla'nin hizi biraz kesildi ve sahneye Deivid cikti. Onun goluyle tekrar umutlandik, fakat o halimiz de cok uzun surmedi. Bu sefer de Kanoute sahneye cikip, farki tekrar ikiye cikardi. Biz tekrar sus-pus olduk. O dakidadan sonra ise oyunun sekli degismeye basladi. Fenerbahce organize bir sekilde oynamaya, pas yapmaya, top cevirmeye ve rakip kaleye dogru ciddi sekilde ilerlemeye basladi. Bu siralarda Sevilla neredeyse oyunda hic yoktu. Devre bitmeden bir-iki onemli atak yakaladi Fenerbahce, ama bunlari degerlendirememisti. Ikinci yariya baslarken umutluyduk, cunku hem Fenerbahce guzel oynuyordu, hem de rakip Sevilla'nin gercekten cok bariz zayif oldugu bir noktasi vardi: Defansi. Kazandigimiz her duran top Sevilla kalesinde bizim icin penalti gibi bir etki yapiyordu. Zaten iki golumuzu de duran toptan bulduk ve duran toplardan da yine cok onemli pozisyonlar kacirdik. Mac 2-3 olduktan sonrasi zaten inanilmaz bir heyecandi. Bir taraftan diken ustundeydik, 5 oyuncumuz sari kartliydi ve rakip oyuncular da her pozisyonda kendilerini yere atiyorlardi. Her an bir oyuncumuz kirmizi kart gorecek diye hop oturup, hop kalkiyorduk. Mac ilerliyor, Fenerbahce guzel oyununu surduruyordu. Artik macin sonlarina dogru, Fenerbahce bir gol daha atmak icin saldirsa mi, yoksa yavaslayip maci uzatmalara goturmeye calisa mi diye dusunuyor, karar veremiyorduk. Sonra uzatmalar ve sonra penalti atislari... Maci izleyenler bilir, gercekten muthis bir heyecan firtinasiydi.

Futbola karsi, ozellikle maganda anlayisli taraftarlar yuzunden, uzunca bir suredir antipati beslemeye devam ediyordum ve hala da eskisi gibi sevdigimi soyleyemem. Fakat dun aksamki Fenerbahce macinda aldigim izleme zevkini, heyecani tatma zevkini, o anlari yasama zevkini kolay kolay unutabilecegimi pek sanmiyorum.

19 Şubat 2008 Salı

Ozgurluk ve Guvenlik

Simdi size Özgürlük ve Güvenlik’ten sordugumda, bana Platon’dan baslayip, Nietzsche’yle veya daha bilumum cafcafli filozoflarla bitirdiginiz, felsefi kavramlarla bezenmis, süslenmis, püslenmis, allanmis, pullanmis kelimelerle bir seyler söyleyeceksiniz. Fakat aslinda gerçekten ne diyeceksiniz, dediklerinizle, gerçekte ne söylemis olacaksiniz? Siz yasadiginizi, teneffüs ettiginizi, hissettiginizi mi, yoksa birilerinin kelimelerini, fantezilerini, hayallerini, ideallerini mi konusacaksiniz? Acaba, kendinizin aslina sahip ol(a)madiginiz seylerden bahsederek, bu sekilde kendinizi mi tatmin etmeye çalisacaksiniz, ya da birilerine caka mi satacaksiniz? Konusmalarinizin, zihinsel üretimlerinizin, fikri altyapinizin içine islemis bu eksiklik hissiyle yasamaya daha ne kadar devam edeceksiniz? Özgürlük hissi eksikligiyle…

Kendi yasadigi sosyal gerçeklik alaninda bu Özgürlügün & Güvenligin tadina varamayanlar, onun eksikligini dahi hissedemeyenler, soyut bir Özgürlük kavrami üzerinde “yabancilarin”, “baskalarinin” yaptigi tartismalardan bahsederek, filozofik görünmeye çalisan atmasyoncular olmaktan öteye gidemiyorlar. Iste Sara’nin, kendisi benim analizlerimde kullandigim gizli bir kahramandir, nihilizmi gerçekten yasiyor olmasiyla ilgili olan nokta budur. Sara, sosyal bilim yapmak istedigi anda, Sara’nin basarili olma sansi vardir, çünkü bilimini yapmaya çalistigi seyi birebir yasiyordur, içinde bulundugu sosyal ortamda, toplumda. Daha da ötesinde, Sara’nin bunun bilimini yapma noktasinda önünde garip engeller yoktur. Sara’nin zihninde de kendisini durduran engeller yoktur. Sara, bir seyi anlamak istiyordur ve onu anlayabilmek için elinden, zihninden, dilinden, aklindan gelenin en iyisini yapmaya çalisir, yapar. Baskalari ise kendilerinin yasayamadiklari seyler üzerinden, baskalarinin hisleri üzerinden, sahte bir hissiyat içerisine girip, o sahteligi anlamaya çalisip, o sahteligin felsefesini yapmaya çalisirlar, güzel ve satafatli sözler söylerler ve sonuçta da felsefe ya da sosyal bilim, her ne ise iste, yapar gibi görünürler.

Yani siz bir adama Özgürlük ve Güvenlik’ten sorduðunuzda, o adam size Platon’dan Nietzsche’den anlatarak Özgürlük’ten ve Güvenlik’ten bahsedebilir. Ama, bunlar ona yabancidir. Kendi söylediklerine, kullandigi kelimelere yabancidir o adam. Çünkü Nietzsche’nin bahsettigi Özgürlük, Nietzsche’nin yasadigi bireysel/toplumsal izdiraplardan üretilmis bir kavramdir, düsüncedir, anlayistir. Onun yasadigi izdiraplari yasamadan, hissetmeden kullanilacak/sarf edilecek Nietzsche’ci Özgürlük kavramlari, baskalarina felsefe ve caka satmaya çalismaktan öteye, ne yazik ki, gitmez.

Benim özgürlügüm ise, bana yakindir, benim ulasabilecegim uzakliktadir. Ben özgürlükten bahsedecegim zaman, Platon’un, Nietzsche’nin, onun, bunun kavramlarini analiz etmek zorunda hissetmem kendimi. Ya da onlar hakkinda konusmakla sinirlandirilmis olarak görmem kendimi. Diger taraftan, o kavramlari analiz edebilirim de, o kavramlar hakkinda konusabilirim de, ama bu konusmalarin ötesinde, özgürlük adina söyleyebilecegim ve bana ait olan, benim olan hislerim, düsüncelerim, fikirlerim vardir. Özgürlük benim yani basimdadir, dibimdedir. Sokaga çiktigimda, yürüdügümde, sagima, soluma baktigimda, neredeyse her yerde görürüm onu. Ben özgürlügün ne oldugunu þu cafcafli filozoflarin anlattiklarindan ögrenmek durumunda degilimdir. Birisi bana sordugunda, ben sahip olmadigim seyin eksikliginden yüksünerek, ona cevap verme hevesi, istegi içerisinde, kendimi baska filozoflarin laflariyla avutmaya çalismak zorunda degilimdir. Ben özgürlüge, bir gün, gelecekte, insallah, masallah, vs. ulasilabilecegi hayaliyle, ümidiyle, temennisiyle, istegiyle, arzusuyla, planiyla, sabriyla beklemek, ve sonuçta da ne yazik ki ömürlerini özgür ol(a)madan yasamak zorunda kalanlar gibi degilimdir. Ben özgürlük hakkinda, ona uzaktan imrenir gibi bakan ve konusurken neredeyse agzinin suyu akan insanlar durumunda da degilimdir. Dedim ya, benim özgürlügüm bana yakin diye, benim özgürlügüm su anda yasadigim bir durumdur diye.
En azindan ben öyle hissediyorum, düsünüyorum, biliyorum.

15 Şubat 2008 Cuma

All Världen's Måt (Butun Dunyanin Yemekleri)

Stockholm'de orta buyuklukte bir markette bile "Dunyadan Yemekler" bolumune rastlayabiliyorsunuz. Iste gecen girdigim bir marketten bazi fotograflar.








11 Şubat 2008 Pazartesi

Stockholm Metrosu


Stockholm Metrosu, resimde de goruldugu uzere, Istanbul metrosuna gore tabii ki epeyce buyuk. Fakat Avrupa'daki diger metrolar gibi buyuk olmasina ragmen hic de karisik degil. Her tarafta o kadar cok isaret, yol gosterici levha vs. var ki, yolunuzu kaybetmeniz icin gercekten buyuk caba sarfetmeniz gerekir.




Resimde oldugu gibi heryerde gelecek trenlerin saatlerini gosteren levhalar mevcut. Burada sirasiyla ilk trenin, ikinci trenin ve ucuncu trenin kac dakika sonra gelecegini gorebiliyorsunuz ve kendinizi ona gore ayarlayabiliyorsunuz. Trenler buyuk olasilikla tam zamaninda gelip, varacaklari yere de tam zamaninda variyorlar, o yuzden dakikalik planlar yapmaniz da mumkun olabiliyor.





Bu da trenin uzerinde yol aldigi yer. Stockholm metrosu genel olarak bilinenin aksine cogunlukla yer altindan degil, yer ustunden gidiyor. Bunu resimde de gorebiliyorsunuz zaten. Yer altina nadiren ve ozel olarak istasyonlarda giriyor.



Bunlar da trenler. Istanbul'daki tramvaylara benziyorlar daha ziyade. Konfor konusunda esdeger denilebilirler.

2 Şubat 2008 Cumartesi

Dunyadan Yemekler...


Gecen gun Skärholmen'de bir markete girdim. Marketin adi: "Prisma". Ismin yaninda da kucuk bir not var: "Måt Från Hela Världen", yani "Butun Dunyadan Yemekler" gibi birsey. Iceriye girdiginizde Tayland'dan, Iran'a, Hindistan'dan, Afrika'ya, Meksika'dan, Japonya'ya, Turkiye'ye dunyanin bir cok yerinden yiyecek bulabiliyorsunuz. Ben de gecen merak ettim ve girip bir bakayim dedim. Hem fiyatlara, hem de cesitlere bakmak istedim. Iceri girdigimde hem urun anlaminda buyuk bir cesitlilik gordum, hem de insanlar anlaminda. Yani marketin adi, butun dunyadan yemekler gibi birsey, fakat iceriye girdiginizde goruyorsunuz ki, yemeklerin yani sira, icerisi de butun dunyadan insanlarla dolu. Iranlisi, Pakistanlisi, Amerikalisi, Afrikalisi, Isveclisi, Turkiyelisi, Iraklisi, Almani, vs. ve daha bircogu... Sanki Birlesmis Milletler gibi. Cogulculuk, cok-kulturluluk, vs. bugunlerde cok moda ve tartisilan kavramlar, ama o kalabaligin, o farkliliklarin icerisinde durup da etrafima bakip kisa bir sure dusununce bazi yerlerin, insanlarin ve tabii ki o insanlarin tasidiklari zihniyetlerin bu tur konularda ne kadar "ileride" olduklarina dair fikirler, dusunceler kafamin icinde saga sola ucusmaya basladi.

Sonra oradan ciktim, metroya bindim ve dusune dusune eve gittim...

16 Ocak 2008 Çarşamba

Stockholm'den...

Burada ulaşımı, Linköping'in aksine, metroyla yapıyoruz. Eee böyük şeher tabii ki! Yaşadığım yer Stockholm'ün suç oranları açısından, göreli olarak, pek tekin sayılmayan bir bölgesi. Yani tabii ki, hergün adam kaçırma, cinayet, tecavüz, hırsızlık vs. gibi olaylar yaşanıyor değil, ama dediğim gibi Stockholm'ün diğer bölgelerine kıyasla, göreli olarak, suç oranları açısından biraz daha heyecanlı, hareketli bir bölge. Bu tür özelliklerinden dolayı yaşadığım yere Stockholm'ün Harlem'i diyorum.

Ana hatlardaki metrolarda genelde güvenlik olmuyor, ya da biletleri kontrol eden birisi, çünkü zaten baştan biletinizi göstererek veya kartınızı makinaya okutarak geçiyorsunuz, ama daha küçük ve ara hatlarda, kendilerine "kaplan" dediğim bilet kontrolcüleri var. Bunlar, sabahtan akşama kadar kafalarına estiği gibi bir trenden inip diğerine geçen ve trene kaçak binenleri yakalamaya çalışan görevliler. Kendilerine neden "kaplan" dediğim meselesine gelecek olursak, bu görevlilerden bazıları, tren durağa yaklaşınca sinsice kendilerini gizliyorlar ve kapılar kapanıp, tren duraktan ayrılmaya başladığında da gizlendikleri yerden çıkıp, avlarının üzerine aniden atlıyorlar. Ayni kaplan gibi yani! :)

Yani dışarıdan bakıldığında trenin içi göründüğünden, bileti olmayan birinin, görevliyi farkettiği takdirde trene binmemeyi tercih etmesi şansı olabiliyor. Fakat artık bunların farkında olan görevliler de tren durağa yaklaşınca, bazen bir yolcu gibi bir koltuğa oturup kendilerini gizleyebiliyorlar, ya da bir kapı kenarında bekleyip, inecek bir yolcuymuş gibi görünebiliyorlar. Bu durumda, dışarıdan pek fazla farkedilemeyebiliyorlar. Onları göremeyip de içeri dalan "beleşçiler" ise, görevlinin saklandığı yerden çıkmasıyla birlikte avlanmış oluyor.

Kaplanlar ve Harlem... Stockholm'e kazandırdığım, şimdilik, iki sosyolojik-psikolojik kavram... :) Artık başım göğe ermek üzere!

Selamlar...

29 Ekim 2007 Pazartesi

Mahalle Baskısı

Mahalle baskısı denilen olguyu, ya da daha ziyâde, önüne çeşitli sıfatlar koyarak kavramsallaştırabileceğimiz her baskı çeşidini, en iyi anlayabileceğimiz yer(ler), o sözü edilen baskı türünün yaşanmadığı yer(ler)dir. İran gibi bir ülkede yaşanan baskıyı anlayabilmek için, Türkiye'de bir süre yaşamak gerekebilir. Türkiye'deki baskı çeşitlerini anlayabilmek için de başka bir ülkede yaşamak gerekir. Mahalle baskısı konusundan devam edecek olur ise, bu durumda bireyselliğin ön planda olduğu ülkelerde, örneğin Avrupa ülkelerinde, yaşamak gerekir. Son tahlilde, ben, bu mahalle baskısı meselesiyle ilgili olarak iki uçtaki bakış açısına da karşıyım. Bir uçtakiler, bu olguyu neredeyse bir "hayal ürünü" olarak görmekte ve sosyal gerçeklik alanında hiçbir yansımasının olmadığını düşünmekte ve bunu da çeşitli örneklerle, araştırmalarla, vs. desteklemeye çalışmakta. Bu grup, Şerif Mardin'in malum eleştirisini bizatihi olarak üzerine alıyor, fakat "Biz hiçbirşey yapmıyoruz!" tarzı bir savunmacı yaklaşım içerisinde. Aynı ucun diğer bir kolu da savunmacılığı bırakıp, saldırıya geçmekte ve baskı yapan konumunda olmadığını, hatta iddia edilenin aksine, asıl baskıya uğrayanın kendisi olduğunu iddia etmekte ve tabii ki, yine bu çerçevede "sosyal bilimsel" araştırmalar yapmakta. Diğer uçta ise Şerif Mardin'in ortaya attığı kavrama sıkı sıkıya sarılıp, onunla kendilerini ve bütün yaptıklarını meşrûlaştırmaya çalışanlar bulunmaktadır.

Peki bu pencerenin farkılılığı nedir? Bu pencere hem Şerif Mardin'e, hem de onu eleştirenlere hak vermektedir. Toplumumuzda, Şerif Mardin'i eleştirenlerin dediği türden, "güllük gülistânlık" bir durum kesinlikle sözkonusu değildir, fakat Şerif Mardin'in dediği gibi de, bu baskı, mutlak anlamda "kötü" birşey değildir. Bu konuya kaldığımız yerden, daha sonra devam edeceğiz...

28 Ekim 2007 Pazar

Bir Sosyal Bilimci Açısından Batılı Bir Toplumda Yaşamanın Psiko-Sosyal Avantajları

Batılı bir toplumda yaşamak bir sosyal bilimci için önemli bir fırsattır. Bunlardan birincisi, bilimsel bilginin akış yönüyle alakalı bir fırsattır. Şunu kabul etmek gerekir ki, bilimsel anlamda (burada sosyal bilimden bahsediyoruz) hâlâ batıda üretilen bilgiler bizim de üzerine kafa yorduğumuz bu alana yön vermektedir. Bu durum, tabii ki, esas itibariyle makro konular için geçerlidir, yani toplumsal değişme, özgürlük, eşitlik, sosyal adalet, vs. gibi genel konulardır; yoksa Türkiye’nin herhangi bir köyündeki bir sosyal probleme ilişkin sosyal bilimsel bilgi akışının da batıdan geldiğini söylemek doğru olmaz. Fakat işin aslına bakılırsa, genelde bilim topluluklarını, özelde de bilim insanlarını heyecanlandıran, onlara enerji ve şevk veren ve alanda da önemli dönüşümlere vesile olabilecek meseleler makro meselelerdir; yani, o yukarda belirttiğimiz köydeki sosyal problemin dünyayı etkilediği pek görülmemiştir.

O halde, işin kaynağında olmak, doğal olarak bir sosyal bilimci için, olaya uzak bölgelerde olmaktan daha avantajlıdır. Birincisi, orada bulunmanın kaynaklara çabuk ulaşabilme açısından altyapısal olarak bir avantajı vardır. Elektronik veritabanları, yerel, bölgesel ve üniversite kütüphaneleri bu anlamda, araştırma yapmak isteyen herkese açıktırlar. Ve bu kaynaklar, bilim dünyasının en son, en yeni eserleriyle sürekli olarak güncel halde tutulurlar. Burada “yeni kitap” algılaması hakkında bir karşılaştırma yapmak yerinde olabilir. Batı’daki bir araştırmacı için yeni kaynak, genelde içinde bulunulan yılda ya da en fazla 1-2 sene öncesinde basılmış kaynaklardır. Bilginin kendilerine batıdan aktığı ülkelerde ise bu algı, bilgiyi alan toplumun durumuna göre 5-10 hatta 20 yıl gibi farklılıklar gösterebilir. Türkiye açısından bunun değerlendirmesini, okuyucu kendisi yapabilir.

Batı’da veritabanlarına ulaşım çok geniş çaplıdır. Diğer birçok toplumda ise, bilime, araştırmaya vs. verilen kaynakların yetersiz olmasından dolayı (bazen de ideolojik gerekçelerden dolayı) veritabanlarından faydalanmak bile çok sıkıntılı bir iştir. Ya kullanım olan veritabanları eski, ya da sınırlıdır.

NOT: Aklıma geldikçe, başka gerekçeler de ileri sürmeye çalışacağım.

10 Ekim 2007 Çarşamba

Özlü Söz

Bugün bir arkadaşla konuşurken ağzımdan birden bir cümle döküldü, ki neden söyledim, niye söyledim hiç bilmiyorum...

"Yol uzun, yorgan kısa..."

Ne anlama geldiği, ya da ne anlama gelebileceği konusunda herhangi bir fikri olan varsa ve burada benimle paylaşırsa, çok memnun olurum. Nitekim, ben de merak etmekteyim, acaba bu ne demek olabilir diye, acaba istemeden, bilmeden çok özlü bir söz mü ettim diye... Öyle birşeyler işte! :)

25 Eylül 2007 Salı

Bugün Ne Yedin Meselesine Farklı Bir Bakış

Yemeklere bakış açılarımız arasında önemli farklılıklar olabiliyormuş... Mesela sizin için çok lezzetli ve önemli olan bir yemek, başkası için çok "iğrenç" olabiliyormuş. Fakat burada genel anlamıyla "damak tadı" farklılığından bahsetmiyoruz. Ondan bağımsız olarak, bir "dünya görüşü" farklılığından ve bunun damak tadına veya yeme alışkanlıklarına olan etkisinden kaynaklanan bir farklılıktan bahsediyoruz... Damak tadınızı kendiliğinden değiştirip, önceden beğenmediğiniz bir yemeği beğenme durumunuz pek olmaz, ya da tersinden önceden beğendiğiniz bir yemeği artık beğenmeme durumunuz da olmaz, sanırım... Ama eğer o yemeğe bakışınız değişirse ne olur?

Mesela, örnek olarak farklı bakış açısına sahip iki kişinin konuşmasına bakalım...

Ayşe: Bugün öğle yemeğinde ne yedin?
Mustafa: Valla şöyle bol yoğurtlu, tereyağlı İskender yedim...
Ayşe: Iyy iğrençsin Mustafa!!! Sen şuna ölü hayvan eti yedim desene!!!

Başka bir örnek de, küçükken bir kuzenim, bir kurban bayramı sırasında bir ineğin kesildiğini görmüştü ve ondan sonra da et yemeyi bırakmıştı. Yani etlerin, kesilen hayvanlardan geldiğini gördüğünde onun da bir nevi olaya bakış açısı değişmişti diyebiliriz sanırım... O kuzenim hâlâ daha et yemez.

Yani sonuçta aynı yemek, ama meseleye baktığınız yere göre yemeğin adı, statüsü, lezzeti, çekiciliği bence çok büyük değişikliklere uğruyor... Peki şimdi ben bunu niye anlattım? Birincisi, hayatımızın her anında, yaşadığımız toplumda bulunan farklılıklardan küçük bir tanesinden bahsetmiş olduk; ikincisi de bu vesileyle vejeteryanların zihin dünyasına basit bir giriş yapmış olduk. Ahan da başım göğe erdi!!! :)

9 Eylül 2007 Pazar

Çarliston Biber v.s. Sivri Biber

Geçen gün markete Çarliston biber almaya gittim. Market'in manav kısmına bakan görevli ile aramda geçen konuşma:

Ben: Çarliston biber var mı?
Görevli: Abi Çarliston biber yok, sivri biber al istersen.
Ben: ?!#&%!?&!???????

Ya kardeşim, ben niye sivri biber alayım, ben oraya Çarliston biber almaya gelmişim. Ben ne alacağımı, ne isteyeceğimi bilemeyen biri miyim? Ben sivri biber almak istesem, onu senden isteyemez miyim, bunun hesabını, kitabını kendi kendime yapamaz mıyım? Hadi birbirinin ikâmesi olabilecek şeyler söylesen bir nebze kabul edeceğim ve beni insan yerine koymamana rıza göstereceğim, tepemin tası atmayacak, sakin sakin günüme devam edeceğim... Ama sen böyle konuşunca benim de hakkım değil mi artık seni eleştirmek? Yok kardeşim yok istemiyorum sivri biber miber...