21 Mayıs 2008 Çarşamba
5 Mayıs 2008 Pazartesi
Tarja'lar ve Bye-Bye...
Nightwish'in aşağıdaki şarkıyı, gruptan ayrılan Tarja'ya ithafen yazdığı söylenir. Ben de şarkıyı bütün Tarja'lara ithaf etmek istedim. :)
27 Nisan 2008 Pazar
Nightwish - Phantom of the Opera LIVE
Operadan konu açılmışken, bir de Tarja'dan Phantom of the Opera'yı dinlemek lazım gelir!... :)
Maçka'da Bir Konser: Alin Aylin Yagcioglu
Bu arada İTÜ'nün Maçka kampüsüne de bu zamana kadar hiç gitmemiştim, orayı da bu vesileyle biraz görmüş oldum. Gerçekten güzel bir yere kurulmuş kampüs ve yapıların mimarisi de oldukça hoş.
23 Nisan 2008 Çarşamba
Kısa Bir Gezi: Bebek – Bahçeköy
Ayrıca Hisar içinde bazı kısımlarda oturmak, dinlenmek için banklar da var. Buralarda oturup, boğazı tepeden, çok güzel bir açıdan görüp, bir süre vakit geçirilebilir. Banklar yeşillikler arasında ve ağaçların altında olduğu için gölgelikte kalıyor, o yüzden bu da bir avantaj tabii. Hisarın çeşitli kulelerinde telsizli güvenlik görevlileri var ki, bu da gerçekten önemli ve güzel bir uygulama.
Hisarın, özellikle üst, yüksek kısımları gerçekten çok huzurlu diyebilirim. Sanırım insanın “şeylere” üstten, kuşbakışı bakma zevki bu huzurlu hisleri sağlayan önemli etkenlerden biri. İkinci etken, hem surlardan dolayı, hem de uzaklıktan dolayı olsa gerek, aşağıda akan trafiğin sesinin, gürültüsünün pek duyulmaması olabilir. Dolayısıyla huzurunuz bozan bir trafik gürültüsü duymuyorsunuz. Fakat gemilerin, özellikle büyük olanların gürültüleri ve de arada sırada geçen helikopterlerin, uçakların gürültüleri biraz rahatsız edici oluyor açıkçası. Diğer taraftan ise, bütün bunlarla adeta yarışırcasına, mücadele edercesine yükselen başka bir ses var ki, o da size tatmakta olduğunuz huzuru yeniden hatırlatıyor ve zihniniz yeniden durulmaya, yüz hatlarınız yeniden gevşemeye ve genel anlamda yeniden bir rahatlama hissine kapılmaya başlıyorsunuz. O büyülü sesler de tabii ki etrafınızda şakıyan türlü türlü kuşlardan geliyor.
Ara sıra buraya gelip, kulelere çıkıp, İstanbul’u, biraz da buradan seyretmek gerekiyor bence. Kulelerden birine oturup, dinlenmeniz, tarih içinde, hayal dünyanızda bazı gezintilere çıkmanız iyi olabilir. Benim için gerçekten güzel oldu. :) Tarih içinde ve hayal dünyamda yaptığım bazı gezileri Topkapı Sarayı civarında yapmışımdır, bu sefer de kısmet Rumeli Hisarı’naymış! :) Oturduğunuz yerden, içinde bulunduğunuz mekanın 300-400 yıl önceki dönemlerine gitmeniz, insanda ilginç duyguların/hislerin oluşmasına, ilginç düşüncelerin ortaya çıkmasına vesile oluyor bence.
Hisardan çıktıktan sonra o civarda birçok kafe vs. var. O kafelerden bir tanesinde, Hisar’dan çıktıktan sonra, sıcak-soğuk bir şeyler içilebilir. Eğer karnınız açsa, yemek için de çeşitli yerler var. Benim dikkatimi ise daha ziyade küçük bir yer çekti. Adı, Sade Kahve olan bu yer, bir kafenin üst katında yer alan eski ahşap bir evin içerisinde yer alıyor. Tabelasında yazdığına göre ev yemekleri yapıyorlar. Buradan hareketle vejetaryen bir şeyler de bulabilmek mümkün olabilir sanırım. Başka bir gün gelip, bu yeri keşfetmeye çalışacağım, hem mönülerini, lezzetlerini, konforlarını, servis kalitelerini ve hem de ücretlerini tabii ki! :) Bakalım beğenecek miyim. :)
Yemeği de yedikten sonra ayrılmak için otobüs durağı arayacaksanız, Sarıyer istikametine doğru 10-15 dakikalık bir yürüyüşten sonra, önce Beşiktaş istikameti için bir durak, ardından da Sarıyer istikameti için bir durak bulabilirsiniz.
21 Nisan 2008 Pazartesi
Beşiktaş - Ortaköy Arasında...
9 Nisan 2008 Çarşamba
Ben Ölmüşüm de Haberim Yokmuş!!!
2 Nisan 2008 Çarşamba
Yahudi'ler, Turk'ler, Ozbek'ler & Israil, Filistin, Isvec
Buradan hareketle, Yahudilerin, Filistin'lilere yaptigi kotu muameleyi elestiriyordu o Musluman bilimadami, Yahudilerin kitaplarindan onlara ornekler vererek.
Burada sahit oldugum bazi olaylar, zihnimde bu duruma benzer bir anlayis olusturdu diyebilirim. Herkesin malumu, Turk'ler, 1960'larda, 1970'lerde ilk olarak Avrupa'nin cesitli ulkelerine isci olarak goc etmeye basladigimizda bircok sorunla karsilasmisti. Bircok haktan mahrum olarak, zorlu islerde calistirilmislardi. Cok uzun calisma saatleri vardi ve kotu sartlar altinda calismislardi. Bu durum ozellikle ilk giden nesiller icin gecerliydi.
Simdi burada gordugum durum da benzer bir durum acikcasi. Ulkelerinden Avrupa'nin cesitli ulkelerine para kazanmak umuduyla goc eden Ozbekler taniyorum. Bazilari benimle ayni evde kaliyorlar. Yaptiklari isleri, calistiklari ortamlari ve kosullari biliyorum. Ne kadar zor sartlar altinda, ne kadar uzun saatler calistiklarini biliyorum. Sigortalarinin nasil dalaverelerle az odendigini biliyorum. Haklarinin nasil verilmedigini, anlatilmadigini biliyorum. Ve bildigim birsey daha var ki, o da beni hayrete dusuruyor. Bu insanlarin isvereni, 1970'lerde Isvec'e calismak icin gelen bir Turk. Vakti zamaninda Isvec'te benzer sikintilari cekmis, yasamis bir insan, ama simdi isveren konumuna geldigi vakit, bir zamanlar kendisinin yasadiklarini, uc-bes kurus daha fazla kazanabilmek ugruna baskalarina ayni sekilde, hatta belki de daha siddetli olarak, yasatmaktan geri kalmiyor. Simdi yukaridaki ayeti hatirlatikdan sonra, insanin durup da bu Turk'lere neler diyesi geliyor neler...
Ama en azindan ayetten yola cikarsak, sunlari diyebilirdik sanirim: "Ey Turk'ler, gocmen iscilere eziyet etmeyin, onlara kotu davranmayin, onlari gunde 14 saat calistirmayin, onlarin haklarini gasp etmeyin, onlarin sigortalarini eksik odemeyin, onlarin izin haklarini verin, onlara zulum etmeyin. Hatirlayin ki, siz de bir zamanlar bu diyarlarda gocmen isciydiniz!"
25 Mart 2008 Salı
Kimdir Halk?
Merak ediyorum, kim oluyor bu halk? Her argumani mesrulastirmada istenilen yere cekilebiliyor. Dumanli'nin zihnindeki halk neden boyle tek parca ve hep birlikte dusunuyor? Boyle birseyin olabilmesi mumkun mu? Kanaatimce, Dumanli'nin ifade ettiginin aksine, toplumsal alanla ilgili analizler yaparken belirli sosyo-ekonomik ve ideolojik gruplara mensup sosyal siniflardan bahsedebiliriz diye dusunuyorum. Yoksa, bu tur ayri sosyal siniflarin ustunde, "halk" diye genel, ortak, herkesi icine alan bir analiz birimi yoktur.
16 Mart 2008 Pazar
Charlotte Perrelli - Hero
Bu da Isvec'in bu seneki Eurovizyon temsilcisi. Benim favorim degildi, ama yine de guzel bir parca bence.
Isvec'te Eurovizyon - Finalist 10 Sarki
Iste bunlarda finalde yarisan 10 sarki. Slow, hizli, rap, rock, dans, folk, Ingilizce, Isvecce, vs. nasil bir cesitlilik oldugunu gorebilirsiniz... Sonucta bu cesitliligin arasindan secmesi de halka kalmis, bizdeki gibi TRT'nin ulu, bilge burokratlarina degil!
Isvec'te Eurovizyon
1) Yarismaya katilacak sarkinin belirlenmesi otoriter toplumsal karakterimize, ataerkil aile yapimiza, totaliter siyasi zihniyetimize vs. uygun olarak birkac ulu burokrat bilge tarafindan belirlenir. Kendisine bu kutsal gorev teblig edilen sarkici veya grup katilacaklari sarki uzerinde calismalarina baslarlar ve bir sure sonra da bir parcayla ortaya cikarlar. Sonra tartismalar baslar, yok efendim dili Ingilizceydi, yok efendim soyleydi, yok efendim boyleydi, bilmem neydi... Tartismalar sarkinin diline, sekline, tipine, kalitesine vs. yonelik olur, sarkinin ve sarkicinin nasil belirlendigine yonelik degil. Yani sanki kimin yarismaci olacagini TRT'nin bazi burokratlarinin belirlemesi normaldir de, secilen sanatcinin sarkiyi Ingilizce hazirlamasi anormaldir.
2) Ikinci donemde yapilan tartismalar icin artik cok gectir. Olan olmustur. Yurtdisinda yasayan milyonlarca gurbetcimizin oylarina ragmen, ki bu oylari sarkimiz ne kadar dandik olursa olsun verirler, yine yarismayi kazanamamisizdir.
Isvec'te ise yarismaya daha fazla onem verilir, yarisma hakkinda daha fazla konusulur. Ama mesele daha fazla onem verilmesi, hakkinda daha fazla konusulmasi degil de, sarkinin nasil belirlendigi meselesidir. Secimle, demokratik rekabetle, acik rekabetle, vs.
Dun itibariyla Isvec'te uzun bir surec sona erdi ve Isvec'i Eurovizyon'da temsil edecek sarki belirlendi. Sadece finalde yarisan sanatcilarin sayisi 10 ve Eurovizyon surecine katilan butun sanatcilarin sayisi toplamda yaklasik 30 kadar. Sanirim bu rakamlar belirlenen son sarkinin nasil bir surecten gectigi hakkinda zihinlerde bir resim olusturuyordur. Ama diger taraftan dusununce, ne geregi vardi canim da diyebilirsiniz. TRT'den bir-iki ulu, bilge kisi oturur, iki dakika da belirlerdi kimin katilacagini, bu kadar tantanaya ne gerek vardi!!!
5 Mart 2008 Çarşamba
Fenerbahce Ceyrek Finalde
Atilla abi cagirmis olmasina ragmen, ilk maci izlemeye gitmemistim. Bu sefer ise gitmeye karar verdim. Cafe-bar tarzi bir yere girdik. Oturacak yerler dolu oldugundan, barin kenarinda kendimize ayakta bir yer bulmaya calisiyorduk. Etrafa bakinirken barin sahibi Turk geldi ve yanimiza dikilip, gayet kabaca: "Evet, ne istemistiniz?" seklinde sordu. Bizden hemen bir cevap gelmeyince de, karsimizda durmaya devam ederek ve israrli israrli suratimiza bakarak kendisinden icecek olarak birsey istememizi bekledi. Sonunda bu duruma dayanamayan Atilla abi, birer kahve soyledi.
Sonra mac basladi... Maci izlemeye sadece Turk'ler degil, Araplar da gelmisti. Onlar da tabii ki Fenerbahce'yi destekliyorlardi. Macin ilk 10 dakikasinda iki talihsiz gol yedigimizde, icimizde hissettigimiz hisler cok ilgincti. Yabancilarin biraz alaya kacan gulusmeleri, bizim biraz kizarmaya, bozarmaya baslayisimiz, vs. birbirine karismisti. Derken Sevilla'nin hizi biraz kesildi ve sahneye Deivid cikti. Onun goluyle tekrar umutlandik, fakat o halimiz de cok uzun surmedi. Bu sefer de Kanoute sahneye cikip, farki tekrar ikiye cikardi. Biz tekrar sus-pus olduk. O dakidadan sonra ise oyunun sekli degismeye basladi. Fenerbahce organize bir sekilde oynamaya, pas yapmaya, top cevirmeye ve rakip kaleye dogru ciddi sekilde ilerlemeye basladi. Bu siralarda Sevilla neredeyse oyunda hic yoktu. Devre bitmeden bir-iki onemli atak yakaladi Fenerbahce, ama bunlari degerlendirememisti. Ikinci yariya baslarken umutluyduk, cunku hem Fenerbahce guzel oynuyordu, hem de rakip Sevilla'nin gercekten cok bariz zayif oldugu bir noktasi vardi: Defansi. Kazandigimiz her duran top Sevilla kalesinde bizim icin penalti gibi bir etki yapiyordu. Zaten iki golumuzu de duran toptan bulduk ve duran toplardan da yine cok onemli pozisyonlar kacirdik. Mac 2-3 olduktan sonrasi zaten inanilmaz bir heyecandi. Bir taraftan diken ustundeydik, 5 oyuncumuz sari kartliydi ve rakip oyuncular da her pozisyonda kendilerini yere atiyorlardi. Her an bir oyuncumuz kirmizi kart gorecek diye hop oturup, hop kalkiyorduk. Mac ilerliyor, Fenerbahce guzel oyununu surduruyordu. Artik macin sonlarina dogru, Fenerbahce bir gol daha atmak icin saldirsa mi, yoksa yavaslayip maci uzatmalara goturmeye calisa mi diye dusunuyor, karar veremiyorduk. Sonra uzatmalar ve sonra penalti atislari... Maci izleyenler bilir, gercekten muthis bir heyecan firtinasiydi.
Futbola karsi, ozellikle maganda anlayisli taraftarlar yuzunden, uzunca bir suredir antipati beslemeye devam ediyordum ve hala da eskisi gibi sevdigimi soyleyemem. Fakat dun aksamki Fenerbahce macinda aldigim izleme zevkini, heyecani tatma zevkini, o anlari yasama zevkini kolay kolay unutabilecegimi pek sanmiyorum.
19 Şubat 2008 Salı
Ozgurluk ve Guvenlik
Kendi yasadigi sosyal gerçeklik alaninda bu Özgürlügün & Güvenligin tadina varamayanlar, onun eksikligini dahi hissedemeyenler, soyut bir Özgürlük kavrami üzerinde “yabancilarin”, “baskalarinin” yaptigi tartismalardan bahsederek, filozofik görünmeye çalisan atmasyoncular olmaktan öteye gidemiyorlar. Iste Sara’nin, kendisi benim analizlerimde kullandigim gizli bir kahramandir, nihilizmi gerçekten yasiyor olmasiyla ilgili olan nokta budur. Sara, sosyal bilim yapmak istedigi anda, Sara’nin basarili olma sansi vardir, çünkü bilimini yapmaya çalistigi seyi birebir yasiyordur, içinde bulundugu sosyal ortamda, toplumda. Daha da ötesinde, Sara’nin bunun bilimini yapma noktasinda önünde garip engeller yoktur. Sara’nin zihninde de kendisini durduran engeller yoktur. Sara, bir seyi anlamak istiyordur ve onu anlayabilmek için elinden, zihninden, dilinden, aklindan gelenin en iyisini yapmaya çalisir, yapar. Baskalari ise kendilerinin yasayamadiklari seyler üzerinden, baskalarinin hisleri üzerinden, sahte bir hissiyat içerisine girip, o sahteligi anlamaya çalisip, o sahteligin felsefesini yapmaya çalisirlar, güzel ve satafatli sözler söylerler ve sonuçta da felsefe ya da sosyal bilim, her ne ise iste, yapar gibi görünürler.
Yani siz bir adama Özgürlük ve Güvenlik’ten sorduðunuzda, o adam size Platon’dan Nietzsche’den anlatarak Özgürlük’ten ve Güvenlik’ten bahsedebilir. Ama, bunlar ona yabancidir. Kendi söylediklerine, kullandigi kelimelere yabancidir o adam. Çünkü Nietzsche’nin bahsettigi Özgürlük, Nietzsche’nin yasadigi bireysel/toplumsal izdiraplardan üretilmis bir kavramdir, düsüncedir, anlayistir. Onun yasadigi izdiraplari yasamadan, hissetmeden kullanilacak/sarf edilecek Nietzsche’ci Özgürlük kavramlari, baskalarina felsefe ve caka satmaya çalismaktan öteye, ne yazik ki, gitmez.
Benim özgürlügüm ise, bana yakindir, benim ulasabilecegim uzakliktadir. Ben özgürlükten bahsedecegim zaman, Platon’un, Nietzsche’nin, onun, bunun kavramlarini analiz etmek zorunda hissetmem kendimi. Ya da onlar hakkinda konusmakla sinirlandirilmis olarak görmem kendimi. Diger taraftan, o kavramlari analiz edebilirim de, o kavramlar hakkinda konusabilirim de, ama bu konusmalarin ötesinde, özgürlük adina söyleyebilecegim ve bana ait olan, benim olan hislerim, düsüncelerim, fikirlerim vardir. Özgürlük benim yani basimdadir, dibimdedir. Sokaga çiktigimda, yürüdügümde, sagima, soluma baktigimda, neredeyse her yerde görürüm onu. Ben özgürlügün ne oldugunu þu cafcafli filozoflarin anlattiklarindan ögrenmek durumunda degilimdir. Birisi bana sordugunda, ben sahip olmadigim seyin eksikliginden yüksünerek, ona cevap verme hevesi, istegi içerisinde, kendimi baska filozoflarin laflariyla avutmaya çalismak zorunda degilimdir. Ben özgürlüge, bir gün, gelecekte, insallah, masallah, vs. ulasilabilecegi hayaliyle, ümidiyle, temennisiyle, istegiyle, arzusuyla, planiyla, sabriyla beklemek, ve sonuçta da ne yazik ki ömürlerini özgür ol(a)madan yasamak zorunda kalanlar gibi degilimdir. Ben özgürlük hakkinda, ona uzaktan imrenir gibi bakan ve konusurken neredeyse agzinin suyu akan insanlar durumunda da degilimdir. Dedim ya, benim özgürlügüm bana yakin diye, benim özgürlügüm su anda yasadigim bir durumdur diye.
15 Şubat 2008 Cuma
All Världen's Måt (Butun Dunyanin Yemekleri)
11 Şubat 2008 Pazartesi
Stockholm Metrosu

2 Şubat 2008 Cumartesi
Dunyadan Yemekler...

Gecen gun Skärholmen'de bir markete girdim. Marketin adi: "Prisma". Ismin yaninda da kucuk bir not var: "Måt Från Hela Världen", yani "Butun Dunyadan Yemekler" gibi birsey. Iceriye girdiginizde Tayland'dan, Iran'a, Hindistan'dan, Afrika'ya, Meksika'dan, Japonya'ya, Turkiye'ye dunyanin bir cok yerinden yiyecek bulabiliyorsunuz. Ben de gecen merak ettim ve girip bir bakayim dedim. Hem fiyatlara, hem de cesitlere bakmak istedim. Iceri girdigimde hem urun anlaminda buyuk bir cesitlilik gordum, hem de insanlar anlaminda. Yani marketin adi, butun dunyadan yemekler gibi birsey, fakat iceriye girdiginizde goruyorsunuz ki, yemeklerin yani sira, icerisi de butun dunyadan insanlarla dolu. Iranlisi, Pakistanlisi, Amerikalisi, Afrikalisi, Isveclisi, Turkiyelisi, Iraklisi, Almani, vs. ve daha bircogu... Sanki Birlesmis Milletler gibi. Cogulculuk, cok-kulturluluk, vs. bugunlerde cok moda ve tartisilan kavramlar, ama o kalabaligin, o farkliliklarin icerisinde durup da etrafima bakip kisa bir sure dusununce bazi yerlerin, insanlarin ve tabii ki o insanlarin tasidiklari zihniyetlerin bu tur konularda ne kadar "ileride" olduklarina dair fikirler, dusunceler kafamin icinde saga sola ucusmaya basladi.
Sonra oradan ciktim, metroya bindim ve dusune dusune eve gittim...
16 Ocak 2008 Çarşamba
Stockholm'den...
Ana hatlardaki metrolarda genelde güvenlik olmuyor, ya da biletleri kontrol eden birisi, çünkü zaten baştan biletinizi göstererek veya kartınızı makinaya okutarak geçiyorsunuz, ama daha küçük ve ara hatlarda, kendilerine "kaplan" dediğim bilet kontrolcüleri var. Bunlar, sabahtan akşama kadar kafalarına estiği gibi bir trenden inip diğerine geçen ve trene kaçak binenleri yakalamaya çalışan görevliler. Kendilerine neden "kaplan" dediğim meselesine gelecek olursak, bu görevlilerden bazıları, tren durağa yaklaşınca sinsice kendilerini gizliyorlar ve kapılar kapanıp, tren duraktan ayrılmaya başladığında da gizlendikleri yerden çıkıp, avlarının üzerine aniden atlıyorlar. Ayni kaplan gibi yani! :)
Yani dışarıdan bakıldığında trenin içi göründüğünden, bileti olmayan birinin, görevliyi farkettiği takdirde trene binmemeyi tercih etmesi şansı olabiliyor. Fakat artık bunların farkında olan görevliler de tren durağa yaklaşınca, bazen bir yolcu gibi bir koltuğa oturup kendilerini gizleyebiliyorlar, ya da bir kapı kenarında bekleyip, inecek bir yolcuymuş gibi görünebiliyorlar. Bu durumda, dışarıdan pek fazla farkedilemeyebiliyorlar. Onları göremeyip de içeri dalan "beleşçiler" ise, görevlinin saklandığı yerden çıkmasıyla birlikte avlanmış oluyor.
Kaplanlar ve Harlem... Stockholm'e kazandırdığım, şimdilik, iki sosyolojik-psikolojik kavram... :) Artık başım göğe ermek üzere!
Selamlar...

















