7 Kasım 2009 Cumartesi

Hurşit Meriç & Thomas Doll

Bu yazıyı üç hafta önce yazmalıydım aslında. Hurşit'i ve Thomas Doll'u ilk defa o hafta, Trabzonspor karşısında izlemiştim. Gördüğüm şuydu, Hurşit gerçekten çok kaliteli bir sol kanat oyuncusuydu, Thomas Doll de gerçekten bir teknik direktördü. Peki neden böyle düşünüyorum?

Thomas Doll Trabzonspor karşısında ilk yarıya Hurşit olmadan çıktı. Trabzon'un sağbekinde o hafta Song oynuyordu, sol tarafta da Ferhat. Thomas Doll ikinci yarıya Hurşit'i sol kanada alarak başladı ve bu hareket değişimin başlangıcı oldu. Hurşit oyuna girdikten sonra yaşlı Song'u evire çevire dövmeye başladı, sağından attı, solundan geçti, alttan attı, üstten uçtu, derken Song'u tam anlamıyla aptala çevirdi. Nitekim Gençlerbirliğinin ilk golü de Hurşit'in soldan getirdiği bir top sayesinde geldi.

Bu durumu gören Broos karşı bir hamle yapmak istedi ve kendi sağ tarafını güçlendirebilmek ve Hurşit'e karşı koyabilmek için Serkan'ı oyuna aldı. Serkan'ın oyuna girmesinin ardından Trabzonspor'un sağ kanadı görece daha güçlü hale geldi. Hem Serkan, hem de Song orada olunca, Hurşit'in verimi, doğal olarak, biraz düşmeye başladı, nitekim iki kişiyle mücadele edebilmesi pek mümkün değildi.

Broos'un hamlesini ve sol tarafta gelişen durumu gören Doll oyuna hemen müdahale etti ve Hurşit'i sol taraftan, sağ tarafa aldı. Hurşit Gençlerbirliği'nin sağ tarafına, Trabzon'un sol tarafına geçince bu sefer karşısında genç, çelimsiz ve toy Ferhat'ı buldu. Trabzon'un büyük umutlarla aldığı Ferhat'ın ne kadar yetersiz olduğu da o sırada ortaya çıkmış oldu. Hurşit diğer tarafta Song'a yaptığını, hatta daha da fazlasını bu sefer Ferhat'a yapmaya başladı. Hurşit, kelimenin tam anlamıyla Ferhat'ın haşatını çıkardı. Bu süreçte Hurşit sonunda Ferhat'a bir sarı kart göstertti, ardından da bir faul yaptırdı. Kullanılan serbest vuruşu da golle sonuçlanınca Gençlerbirliği'nin ikinci golü gelmiş oldu.

Bu noktada vurgulanması gereken iki şey var: Birincisi Hurşit adlı oyuncunun kalitesi. İkincisi de Thomas Doll'un taktisyenliği.

Bence Hurşit süper bir sol kanat oyuncusu. Oyunu dikine oynayan, rakibinden korkmayan bir oyuncu. Çok kolay adam geçebilme özelliği var ve rakibinin üstüne üstüne giderek bu yeteneğini rakip takımlar için daha da ölümcül hale getiriyor. Biraz abartı gibi düşünebilirsiniz, ama bence Christiano Ronaldo gibi bir oyuncu. İlerleyen haftalarda Hurşit kendinden çok daha fazla söz ettirecek bence. Nitekim Hurşit'i Thomas Doll Fenerbahçe maçında da ilk yarıda yedek bıraktı, ardından ikinci yarıda oyuna aldı. Hurşit'i o maçta gerçekten izlemeyi çok istiyordum, çünkü Fenerbahçe'de sağ kanatta Gökhan Gönül oynuyor ve Gökhan o bölgede oynayan en iyi oyunculardan biri. Dolayısıyla Hurşit'in Gökhan'a karşı nasıl bir performans sergileyeceğini görmek istiyordum. Hurşit ikinci yarıda oyuna girdi. Gökhan belki biraz yorulmuştu, ama yine de bu durum bence Hurşit'in kalitesine gölge düşürmez. Yani bu maçta da Hurşit elinden geleni ardına koymadı, yeteneğini gösterdi ve Gökhan'ı da yerle bir etti. Tamam, bu maçta Hurşit, Trabzonspor maçındaki gibi skora doğrudan bir etki yapamadı, ama yine de oyuna girdikten sonra takıma bir dinamizm getirdi ve sol kanadı yine makina gibi kullandı. Hurşit'i son olarak Bursaspor maçında izledim. Bu sefer Doll, Hurşit'i ilk onbir'de maça çıkardı. Sonunda ilk defa onbirde oynattı ve tüm maç boyunca Hurşit'i izleme imkanı buldum. Hurşit bu maça da damgasını vurdu diyebilirim. Hem sol kanadı yerle bir etti, hem de skora birebir etkide bulundu.

İkinci olarak Thomas Doll de gerçekten kaliteli bir teknik direktör. Bence Doll, oyuna müdahale eden, oyunda taktiksel anlamda değişiklikler yapan, oyunu iyi okuyan, oyuncu değişikliklerini iyi yapan ve hamlelerini zamanında, yerinde yapan bir teknik direktör. Zico ve Rijkard gibi maçın 70. dakikası geldikten sonra belli adamları çıkartıp, yerlerine belli adamları alarak oyuncu değişikliği yaptığını düşünen bir teknik direktör değil Doll. Oyun içinde taktiksel değişiklik, diziliş değişikliği, oyuncu yeri değişikliği gibi her türlü taktiksel hamleyi kaliteli bir şekilde yapabilen bir teknik direktör Thomas Doll. Ve bence yavaş yavaş kendi kalitesini de göstermeye ve kalitesinin karşılığını da almaya başladı.

Bence bundan sonra hem Hurşit'in adını daha sık duyacağız, hem de Thomas Doll ile Gençlerbirliği'nin.

Farklı Futbol

Bu sene eve Lig TV aldık. Ben çok önceden futbolu çok severdim; hem oynamayı, hem de izlemeyi. Ama daha sonra biraz entel-dantel olmaya başlayınca, futboldan soğumaya başladım. Futboldan soğuma nedenlerim, bizim taraftarlarımızın, futbol izleme kültürümüzün, futbol hakkında konuşma, yorum yapma kültürümüzün çok seviyesiz olmasından kaynaklanıyordu. Avrupa'da, mesela İngiltere'de, futbol hakkında yorum yapanların futbolun teorisinden bahsettiklerini, çağdaş futbol anlayışı diye birşeyden bahsettiklerini ve yorumlarını da iç tutarlılığı olan bazı kavramsal bütünler çerçevesinde yaptıklarını gördüğümde "vay be" demiştim.

Bizde bir tarafta Erman Toroğlu, ağzına geleni söyleyen, geyik yapan, geyik yaptıkça reyting toplayan biri var; diğer tarafta Ahmet Çakar ve diğerleri var. Bunlar hem futboldan teorik olarak anlamayanlar, hem de muhabbetlerinin seviyesizliği itibariyle dibe vurmuş yorumcular. Fakat bizde bir de bu kategoriye girmeyen yorumcular da var. Örneğin Rıdvan. Ben Rıdvan'ın da futbol teorisinden pek fazla anladığını zannetmiyorum, ama Rıdvan'ın en azından bir tutarlılığı, bir efendiliği, bir düzgün konuşurluğu var. Rıdvan'ın dışında ben Stadyum'un yorumcularını da beğeniyorum diyebilirim. Yani Ömer Üründül ve Mehmet Demirkol. Her ne kadar Ömer Üründül'ün, bence, teorik bilgisi biraz daha fazla gibi görünse de, sonuçta ikisinin de futbol teorisi bilgisi, işi biraz bilen birisi için pek ilgi çekici düzeyde değil. Bu arada, futbol teorisinden anlamamakla da şunu kastediyorum: evet, bir maç hakkında kaliteli değerlendirmeler yapabilirsiniz, bir maçı futbolun içindeki bazı teknik kavramları (3-5-2, orta saha, defans, falan filan) kullanarak analiz edebilirsiniz, vs. ama bunlar önemli değildir. Önemli olan futbolun nasıl oynanması gerektiğine yönelik bir teorik anlayışınızın olması ve sizin de mevcut oynanan futbolu o bakış açısına göre yorumlamanızdır. Bu konuda üniversitelerde dersler veriliyor, bu konuda yazılmış bir sürü, tabii ki yabancı dilde, kitaplar var. Bunları biraz okumak, araştırmak lazım. Sonra da yorum yaparken daha kaliteli, daha bilgili, daha edepli, daha akademik bir şekilde yorumlar yapabilmemiz lazım.

Kısaca, benim futboldan soğumama neden olan yorumcuların seviyesizliği, taraftarın seviyesizliği, kültürsüzlüğü ve tabii ki futbolcuların kendilerinin seviyesizliği gibi faktörlerdi. Önce Ömer Üründül ve onun bazı kavramları sayesinde (çağdaş futbol anlayışı, bloklar arası bağlantı, vs.) futbola yeniden ilgi duymaya başladım. Daha sonra da Avrupa'da futbol yorumu, değerlendirmesi dinlemeye başladıktan sonra ve bir de futbolun teorisi diye birşeyin varlığından haberdar olduktan sonra ilgim tekrar yükseldi. Fakat ben demiyorum ki, benim futbolun teorisi hakkındaki bilgim iyidir vs. Hayır. Ama atıp tutmadan, seviyeyi düşürmeden de futbol izleyebileceğimi, futbol yorumlayabileceğimi, maç analizi yapabileceğimi ve oynayan takımlardan çok futbolun kendisine değer verebileceğimi biliyorum.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Farklı Nezâket

Türkiye'de bazı insanlara nâzik davrandığınızda, onlara nezâket gösterdiğinizde bu kişiler sizin saf olduğunuza kanaat getiriyorlar. İnsanlara karşı nâzik davranmakla saflık arasında nasıl bir bağlantı, ilişki olduğunu açıklayabilecek olan var mı? Şimdiden teşekkür ederim.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Üç Direktörler: Ertuğrul Sağlam, Ersun Yanal ve Bülent Korkmaz

Sonunda Ersun Yanal istifa etti. Şu ligde istifa etmesini istediğim ya da istifa edince üzülmeyeceğimi bildiğim iki teknik direktör vardı. Bunlardan birincisi Ertuğrul Sağlam, ikincisi ise Ersun Yanal'dı.

Ertuğrul Sağlam'ın istifa etmesini birkaç nedenden ötürü istiyordum. Birincisi, Ertuğrul Sağlam daha hiç tecrübe kazanmadan, iki üç maç kazandı diye, üstüne Kayserispor'u da yarı yolda bırakarak ve hemen basamakları atlamak, hızlı yükselmek hevesiyle, edasıyla Beşiktaş'a atladı. Bu büyük hataydı; nitekim sonunda istifa etmek zorunda kaldı. Bu noktada Ertuğrul'un örnek alması gereken birkaç isim var. Bunların başında Sivasspor'un başında yıllardır mücadelesini sürdüren ve her sene kendisini daha da geliştiren Bülent Uygun geliyor. İkinci kişi Ankaraspor'un başındaki Aykut Kocaman; üçüncüsü Kayserispor'un başındaki Tolunay Kafkas ve dördüncüsü de İstanbulspor'un başındaki Abdullah Avcı. Bunların dışında da bu tür isimler olabilir, ama şu an aklıma gelmiyor. Ertuğrul Sağlam'ın örnek almaması gereken isimlerin başında ise kendisi gibi olan Bülent Korkmaz geliyor. İki maç kazandı diye hemen cumburlop Galatasaray'ın başına atlama heveslisi Bülent'in ipini sene sonu çekecekleri malum, ama bu da onu durdurmaya yetmiyor. Ertuğrul'un istifa etmesini istememin ikinci nedeni, Ertuğrul'un ağlak teknik direktörlüğüydü. Ağlaklıkla kastettiğim şey şudur: Ben Ertuğrul'un kaybettiği hiçbir maç sonrasında çıkıp da sorumluluğu üzerine aldığını, suçu, hatayı kendisinde aradığını hatırlamıyorum. Muhakkak hakem kötüdür, hakem Beşiktaş'ın yenilmesine uğraşmıştır, birileri Beşiktaş'ın aleyhine oyunlar oynuyordur, falan filan. Ya da bazen saha kötüdür de diyebilir, rakibin de aynı sahada oynadığını aklının ucuna dahi getirmeyerek.

Ersun Yanal da sonunda gitti. Ersun Yanal için, Ertuğrul için kafamda beliren sorunlar gibi net sorunlar yok. Ama Ersun Yanal'ın da artık elindeki çok önemli bir kozu kullanamadığı açık. Bundan önce hep küçük takımları çalıştırdığı için başarısız olduğu fikrinin arkasına saklanabiliyordu Yanal, ama artık büyük takımı çalıştırdığı durumu da gördük. Sonuç yine hüsran, yine başarısızlık.

Bülent Korkmaz'ın da sonu aynı olacak. Ama bu durum Bülent gibi, Ertuğrul gibi teknik direktörlerin sonunu getirmeyecek. Bakın Ertuğrul 3 sene içerisinde şampiyonluğa oynayacak bir takım oluşturacağını söyledi Bursa'da. Çok merak ediyorum, Ertuğrul gerçekten Bursaspor'da 3 sene duracak mı? Ya da büyük takımlardan bir teklif alıp, hemen orayı da satıp başka bir kulübe gidecek mi?

14 Aralık 2008 Pazar

Osmanlı Cumhuriyeti & Muro

Uzun zamandır sinemaya sadece gülebilmek için gitmek istiyordum. Bunun için önce Osmanlı Cumhuriyeti'ne gitmeye karar verdim. Gülerim belki diye. Filmin başlarında bir-iki espirili sahneden sonra, ağır mesaj bombardımanına tutulmaya başladık ve film, bir o kadar ağırlıkta, gayet kötü bir şekilde sona erdi. Filmde gülecek az sahnenin olması durumuna, bir de çekiminin dandikliği eklenince tam çekilmez bir hal aldı. Topkapı Sarayı'nın bahçesinde iki sağa, iki sola yürüyüşle halledilen onlarca sahne, dışarıda bir evde çekilen birkaç sahne vs. derken, toplamda 10-15 basit sahneyle bitirilen film.

Ondan sonra gülerim diye Muro'ya gideyim dedim. Arkadaşlarla gittik. O da tam bir rezaletti. İki tane Rus mankeni alıp, onlar etrafında bir film çevirip bize, kelimenin tam anlamıyla, yedirdiler. Yine Osmanlı Cumhuriyeti'nde olduğu gibi basit ve ucuz sahneler. Bir köye gitme sahnesi, bir-iki disko sahnesi, bir-iki yatak sahnesi derken filmi bitirdiler. Kötü, hatta iğrenç, espiriler de cabası tabii.

Ama bence en kötüsü düşünce... Yani bu insanlar, bu oyuncular, yönetmenler, senaristler bu filmleri yaparken neler düşünüyorlar çok merak ediyorum. Türk milletine ne versen yer düşüncesiyle mi hareket ediyorlar acaba? Aksi takdirde, bu kadar özensiz, bu kadar basit, bu kadar kötü, üzerinde bu kadar az kafa yorulmuş filmleri insanlar neden yapar, bunlara nasıl cürret ederler? Muro'yu ilk hafta sonunda 1 milyonu aşkın kişi izledi. Osmanlı Cumhuriyeti'nin de bu aralardaki izleyici sayısı yine 1 milyonun üzerindedir. Böylelikle bu kötü filmlerden bile parayı kıracaklar bu filmleri yapanlar. Açıklasınlar, merak ediyorum, bu filmlerin toplam maliyetleri ne kadar tutmuştur acaba? Oyunculara verdikleri para dışında bu iki filmi çekmek için toplam 500 milyardan fazla para harcadılarsa çok para harcamışlardır demektir.

Gel de ondan sonra gözünü sevdiğim Amerikan filmlerine hayran olma, onlara gitme. İnsan en azından kandırılmadığına inanıyor, karşısında bir emek görüyor, verdiği paranın hakkını alıyor.

13 Kasım 2008 Perşembe

Yaşlı ve Genç Kadınlar Üzerine

Yoğun Sabancı okumalarından arta kalan vakitlerimde kendi özel ilgilendiğim alanlara ve konulara dair birşeyler okumaya çalışıyorum. Bunlardan en zevkle, beğenerek, etkilenerek okuduğum kişi ise Nietzsche. Yukarıdaki "etkilenmek" sözcüğünü özellikle kullandım, çünkü şu ana kadar düşündüğümde, okurken kendisinden etkilendiğim çok az kişi olmuştur. Sanırım etkilenmek benim için oldukça önemli bir olay. Yani birinden hoşlanabilirim, o kişinin düşüncelerinden, fikirlerinden vs. hoşlanabilirim. Ama ondan ekilenmek sanki daha yoğun, daha güçlü, daha üstün birşeymiş gibi benim zihnimde... Neyse, lafı fazla uzatmayayım ve asıl meseleye geleyim. Nietzsche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt"'ünden daha önce de bir alıntı yapmıştım. Şimdi ise ""Yaşlı ve Genç Kadınlar Üzerine" başlıklı yazısından birşeyler alıntılamak istiyorum. Nietzsche'nin burada ifade ettiği görüşlerine katıldığım veya onları onayladığım için değil, sadece onlardan etkilendiğim için buraya yazma ihtiyacı duyuyorum. Bir de, Nietzsche'nin burada ifade ettiği fikirlerini, çok uzunca bir zamandır tanıdığım bir hocamın düşünceleriyle benzer bulunca, bu da diğer bir motivasyon oldu, buraya Nietzsche'den birşeyler alıntı yapmaya karar verirken. Hadi artık uzatmadan alıntılara geçelim... :)

"İnsan kadın üzerine yalnızca erkeklerle konuşmalı."

"Kadında ne varsa bir bilmecedir ve kadındaki her şeyin bir çözümü vardır: o çözümün adı da gebeliktir."

"Erkek, kadın için bir araçtır yalnızca: amaç her zaman çocuktur. Ama erkek için nedir kadın? Gerçek bir erkek iki şey ister: tehlike ve oyun. Bu yüzden kadını ister, en tehlikeli oyuncak olarak."

"Bir oyuncak olmalıdır kadın, tertemiz ve güzel, değerli bir taş gibi ve henüz varolmayan bir dünyanın erdemleriyle aydınlanmış."

"Sevginizden kaynaklanmalı onurunuz! Bunun dışında onurdan pek birşey anlamaz kadın!"

"Kadın sevdiğinde erkek korkmalı kadından. Çünkü o zaman kadın her türlü özveride bulunur ve erkeğinden başka herşeyi değersiz bulur."

"Kadın ondan nefret ettiğinden, erkek korkmalı kadından: çünkü erkek ruhunun en derin noktasında yalnızca kötüdür; kadın ise aynı noktada aşağılıktır."

"Kimden nefret eder kadın en çok? - Demir şöyle demiş mıknatısa: "senden en çok beni çektiğin, ama kendine çekecek kadar kuvvetli olmadığın için nefret etmekteyim."

"Ve kadın, boyun eğmek ve bir derinlik bulmak zorundadır yüzeyine. Yüzey ruhudur kadının, sığ sularda yüzen, fırtınalı, devingen bir zardır."

"Erkeğin ruhu ise derindir, onun nehirleri yeraltı mağaralarında akar: kadın onun gücünü sezer, fakat kavrayamaz."

"Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!"

İşte böyle buyurdu Zerdüşt.

16 Ekim 2008 Perşembe

Bilimsel Gelişme Meseleleri...

Bu aralar, Araştırma Yöntemleri dersi alıyorum. Bu dersi İsveç'teyken de almıştım. Orada daha genel bir ders görmüştük. Genel olarak farklı araştırma yöntemlerinden (quantitative, qualitative) haberdar olmuşsak da, içinde bulunduğumuz disiplinden dolayı olsa gerek (uluslararası ilişkiler), biz öğrenciler genel olarak kendi çalışmalarımızda, yani master tezimizde, qualitative yöntemi kullanmayı tercih etmiştik. Belki arada çok nadir birkaç kişi quantitative yöntemi de araya karıştırmıştı, ama baskın eğilim, qualitative yöntemin kullanımı şeklindeydi.

Burada ise genel bir araştırma yöntemleri dersi almıyoruz. Burada sadece quantitative yöntem odaklı bir ders alıyoruz. Yakında ekonometri vs. türü çalışmaların yapıldığı STATA isimli bir programı öğrenmeye başlayacağız. Şu ana kadar sistemli bir şekilde quantitative yöntem dersi almamış olan ben için, bu dersin bana yararlı olacağından şüphem yok tabii ki, ama aynı zamanda kendimi qualitative yöntemde de biraz daha geliştirmek, o alandaki bilgilerimi daha derinleştirmek isterdim doğrusu.

Bir de bu ders sürecinde, meselelere giriş olması bakımından okuduğumuz iki "temel" metin var: 1) Thomas Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, 2) Karl Popper, The Logic of Scientific Discovery.

Yazının başlığında da belirttiğim gibi, aslında bu yazının asıl derdi bilimsel gelişme meselesi. Aldığım dersten ve sonra da okuduğumuz bu iki kitaptan bahsetmemin nedeni de, bu iki kitabın önemli bir derdinin bilimsel gelişme dediğimiz şeyi açıklamaya çalışmak olması. Her ikisinin de kendine göre bir bilimsel gelişme anlayışı var. Ne tür durumlar bilimsel gelişmedir, ne tür durumlar değildir, bunlar bir sosyal bilimci için, ya da her türlü bilim ile uğraşanlar için, önemli sorular. Hatta meseleyi bir adım öteye daha götürüp, hayatı, insanları, dünyayı ve bunlarla birlikte kendini anlamaya çalışan herhangi bir insan için de kendi anlayışının gelişmesinin oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz. Onun "kendi anlayışının gelişmesi" kavramıyla, aslında yukarıda bilimsel gelişme olarak sözedilen şeyi kastediyorum. Sıradan bir insanın kendi anlayışının gelişmesini daha iyi nasıl tanımlayabilirim bilemediğim için bu kavramı kullandım. Ama neyse, asıl mesele bu değil. Burayı daha fazla uzatmayayım. Bu meseleyi sıradan insanlar düzeyiyle de ilişkilendirmeye çalışmamın nedeni, hayatı anlamak, insanları ve dünyayı anlamak gibi meseleleri sadece "bilim insanlarına" has bir uğraşı olarak görmememden kaynaklanıyor. Dolayısıyla "sıradan insanların" bu alana ilişkin arayışları da aslında değerli. Bu noktayı açık edebilmek için de amma muhabbet yaptım yani. Neyse...

Peki, bütün bu anlatılanların son tahlilde önemi nedir? Bunları buraya niye yazıyorum? Hangi dersleri aldığımı, derslerde kimleri okuduğumuzu göstermeye çalışmak mıdır derdim? Hayır tabii ki. Derdim basit. Derdim, şeylere ilişkin olarak kendi anlayışımın da bunlarla ilgili olarak sürekli bir etkileşime girmesinden kaynaklanan meseleler hakkında konuşmak. Ben kendimi bir bilim insanı olarak tanımlamıyorum. Diyelim ki, kendimi sıradan bir insan olarak adlandırıyorum. Benim de dünyayı, insanları, hayatı ve kendimi anlamak için bir çabam var, bir arayışım var. Hatta anladığımı düşündüğüm bazı parçalar için genelleştirme çabalarım, açıklama modellerim veya teorileştirme çabalarım bile var! Benim bile var yani! Varın gerisini siz düşünün! :)

Bu "teorilerimden" ya da teorileştirme çabalarımdan en sistematiği, erkek ve kadın arasındaki ilişkileri anlayabilmek için yazdığım yazıdır diyebilirim. Bu yazımla erkek ve kadın arasındaki ilişkilerin herşeyini açıkladığımı, anladığımı, anlattığımı vs. düşünmüyorum tabii ki. Ama mesele bu değil. Mesele benim yazdıklarımın doğru olup, olmadığı değil. Mesele, benim yazdıklarıma "bilimsel gelişme" bağlamında baktığımda, Kuhn ve Popper'ın söylediklerinden hareketle, ne diyebildiğim...

Şimdi belki bu arada Popper ve Kuhn'un bilimsel gelişmeden ne anladıklarını kısaca belirtmek gerekir. Kısaca söyleyebiliriz ki, Popper için bilimsel gelişme yanlışlanmayla (falsification) sağlanır. Bir kere en başta ürettiğiniz şey yanlışlanabilir (falsifiable) birşey olmalı ki, bilimsel olabilsin. İkinci aşamada ise, bilimsel gelişme, o ürettiğiniz şeyin yanlışlanmasıyla elde edilebilir. Kuhn'a göre ise, bilim dediğimiz şey daha ziyade yanlışlama ile değil, doğrulama (verification) ile gelişir.

Kadın - erkek arasındaki ilişkileri anlamaya dair yazımı yazmamın üzerinden yaklaşık olarak 3 sene geçti. Bu dönemde hem kendi hayatımdan, hem başkalarının hayatlarından bir çok yeni şeyi gözlemleme imkânı buldum; bunları hep kendi teorik çerçevem açısından tarttım, değerlendirdim. Üzerlerinde uzun uzun düşündüm. Son tahlilde, gördüğüm, teorimin hep doğrulandığıydı. Yani gözlemlediğim yeni gelişmelerin, benim teoride söylediklerimi pratikte hep yansıttığını gördüm. Peki, bu doğrulamaların benim teorim açısından önemi neydi? Bu doğrulamalar benim teorimi daha geçerli, daha kabul edilebilir, daha doğru mu yaptı? Yani Kuhn'un bakış açısından bakarak söyleyecek olursak, benim teorim bilimsel anlamda gelişmiş mi oldu? Ya da meseleye Popper açısından baktığımızda, en azından benim gözlemlerim çerçevesinde teorim henüz yanlışlanmadığına göre, o zaman teorimin herhangi bir bilimsel gelişmeye uğramadığını mı söylemeliyiz?

20 Eylül 2008 Cumartesi

Pazar Yerindeki Sinekler Üzerine...

Bu aralar biraz Nietzsche okudum ve okumaya da devam ediyorum. Önce onun hakkında yazılmış birkaç kitap okudum ve şimdi de "Böyle Buyurdu Zerdüşt"'ü okumaya başladım. Dili ve anlatımı zaten herkesin takdirini kazanmış bir filozof Nietzsche, ama bunun yanı sıra, değindiği konuları da çok beğendiğimi söylemeliyim. Bugün kitabın içindeki "Pazar Yerindeki Sinekler Üzerine" başlıklı yazıyı okudum ve çok beğendim. Belki ben de kendimden ve içinde yaşadığım ortamdan bazı parçalar bulmuş olabilirim bu yazıda; bilemiyorum. Ama yine de güzel bir yazı olduğunu düşünüyorum ve buraya da bazı alıntılar yapmak istedim.

"Kaç dostum, kendi yalnızlığına! Büyük adamların gürültüsünden başının döndüğünü ve küçük insanların dikenleriyle yaralandığını görüyorum."

"Ormanlar ve kayalar, bilirler seninle birlikte susmanın saygınlığını."

"Yalnızlığın bittiği yerde pazar yeri başlar; ve pazar yerinin başladığı yerde büyük oyuncuların gürültüsü ile zehirli sineklerin vızıltısı da başlar."

"Gürültü ve soytarılarla doludur pazar yeri."

"Bu koşturanlara bak da kendi güvenliğine geri dön: insan yalnızca pazar yerinde bir Evet mi? ya da Hayır mı? saldırısına uğrar."

"Kaç dostum, kendi yalnızlığına: seni zehirli sineklerin soktuğunu görüyorum. Sert ve sağlıklı bir havanın estiği yerlere kaç!"

"Kendi yalnızlığına kaç! Küçük ve acınası olanlarla çok yakın yaşadın. Kaç onların görünmez öçlerinden!"

"Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar ve senin yazgın sineklik olmak değildir."

"Yorgun düştüğünü görüyorum zehirli sineklerden, belki yüz yerinde kanlı çizikler görüyorum; ve gurunun öfke bile getirmiyor."

"Bir tanrı ya da bir şeytanmışsın gibi yaltaklanırlar sana..."

"Seni cezalandırırlar bütün erdemlerinden ötürü, içtenlikle hoşgördükleri ise yanlışlarındır."

"Görmedin mi kaç kez sustuklarını sen yanlarına yaklaştığında ve güçlerinin sönmekte olan bir ateşin dumanı gibi karıştığını havaya?"

"Evet dostum, sen bir vicdan azabısın hemcinslerin için, çünkü onlar sana layık değiller. Bu nedenle senden nefret ederler ve kanını emmek isterler."

"Hemcinslerin her zaman zehirli sinekler olacaklardır senin için."

"Kaç dostum kendi yalnızlığına - ve sert, sağlıklı bir havanın estiği yere. Senin yazgın sineklik olmak değildir. -"

İşte böyle buyurdu Zerdüşt.

17 Ağustos 2008 Pazar

İnsan Önce İnsan Olmalı 2!



İstanbul Vefa'da bir mezarlığın duvarının resimleri bunlar. Resimlerde de gayet rahatlıkla görülebildiği gibi, mezarlığın duvarını yaparken, içerideki mezar taşlarından kullanılmış. Şimdiiiii... Duvarı, mezarlıktan aldıkları taşları kullanarak ören bir zihniyeti taşıyan cisme ya da cisimlere siz insan diyebilir misiniz? Biz diyemeyiz. Ee bu iş o kadar kolay değil, çünkü insan olabilmek için, önce insan olabilmek gerekir.


30 Temmuz 2008 Çarşamba

İnsan önce İnsan olmalı!

Her zaman söylerim, bir insanın sahip olması gereken en öncelikli özellik insan olmaktır. Yani bir insan önce insan olmalı. Eğer bir insan insansa, o zaman ondan bir insandan beklenebilecek davranışları bekleyebilirsiniz. Eğer bir insan insan değilse, ondan ancak o zaman bir insandan beklenebilecek davranışları beklemeyebilirsiniz. Fakat, bu mesele o kadar kolay değildir. Etrafta bir de insana benzeyen, ama nedense insan gibi davranışlarda bulunmayanlar vardır. İşte mesele, bu kişilerin gerçekte ne oldukları meselesidir. Ben onların ne olduklarını bilemem tabii ki, ama sanırım ne olmadıklarını bilebilirim. Bunlar, ne yazık ki henüz insan olamamış, insanlıktan nasibini alamamış şeylerdir. Bir gün umulur ki, insan olurlar, onlar da bizim aramıza katılırlar. Allah'tan ümit kesilmez. Ne yazık ki aşağıdaki görüntülerin müsebbibi ya da müsebbibleri insan değiller, insan olamazlar.








8 Temmuz 2008 Salı

Chris de Burgh Istanbul Konseri

Geçtiğimiz Pazar günü Wimbledon final maçının uzamasından dolayı yayınlanamayan Chris de Burgh İstanbul konseri, eğer yine bir aksilik olmazsa, bu hafta Pazar günü (20 Temmuz 2008) saat 21:00'da yayınlanacakmış.

Televizyon'dan izleme imkânı olmayanlar, CNNTurk'un websitesinden, Canlı Yayın'ı, tıklayarak da izleyebilirler.

Kaçırmamanızı tavsiye ederim. :)

P.S: Konser sırasında kendimi de görebileceğimi umuyorum, çünkü bir kere bir şarkı sırasında kalkıp arkadaşla dans ettik, o sırada kameralar bizi çekiyordu. Onun dışında, konserin son 40 dakikasını da sahnenin hemen önünde geçirdim. :) Üzerimde siyah bir Chris de Burgh t-shirt'ü vardı. :)

M. Mehdi Karimi

Bugün yeni bir müzisyeni dinleme imkânım oldu: M. Mehdi Karimi. Kendisi İran'lı ve asıl işi denizcilik. Bununla birlikte olabildiğince profesyonel olarak müzikle de ilgilenmiş ve ilgilenmeye de devam ediyormuş. 2008 Mayıs'ında çıkan albümünü internetten de dinleyebiliyorsunuz. Bugün sitesine girdim ve şarkılarını dinlemeye başladım. Şunu söylemeliyim ki, ilk şarkıyı dinlediğimde gerçekten çok şaşırdım, çünkü bu kadar güzel bir şarkı, melodi ve ses beklemiyordum. Sesi öyle ki, insanı sanki trans haline sokuyor, insana bir rahatlama hissi veriyor. İngilizce tabiriyle gayet soft, Türkçe tabiriyle de herhalde kadife sesli mi denir, bilemiyorum artık, :) ama her ne denirse densin, bence oldukça güzel ve etkileyici bir sesi var.

Ben şu ana kadar üç şarkısını dinledim ve hepsini de beğendim, fakat ilk şarkıyı sanırım diğerlerinden daha fazla beğendim. :) Eğer siz de kendisini dinlemek isterseniz, sitesini açın, site yüklendikten sonra, sağ tarafta müzik aleti gibi duran şekilden PLAY tuşuna basın ve şarkılar sırayla çalmaya başlayacaktır. İlk şarkı "Once n Forever"'a özel olarak dikkat etmenizi rica ediyorum. :)

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Bir Kütüphane Macerası...

Geçen gün bir arkadaşla İstanbul Üniversitesi kütüphanesinin özel bir bölümüne gittik. Genel Koleksiyonun olduğu binaya değil, ona beş dakika mesafede, İbn'ül Emin koleksiyonunun bulunduğu başka bir binaya gittik. Bina tabii tarihi bir bina, kocaman bir giriş kapısı vardı. Kapıdan girer girmez, sol ve sağ taraflarda antika türünden basım makinaları vardı.






Kapıdan girince sizi hemen sağ tarafta bir güvenlik görevlisi bekliyor. İçeride sıcaktan mayışmış bir şekilde sandalyesinde oturmuş, muhtemelen kırk yılda bir gelen okuyucular veya araştırmacılar nedeniyle keyfi birazcık bozulan bir zat-ı muhterem. İlk önce ona, oraya neden geldiğimize, ne aradığımıza dair ayrıntılı bir şekilde hesap verdikten sonra, üst kata yönlendiriliyoruz. Üst kata çıkarken, sağda solda güzel ahşap kitaplıklar görüyorsunuz. Hemen onların da resimlerini çektim tabii.



Merdivenleri çıktıkça ve böyle güzel ahşap kitaplıkları gördükçe, galiba güzel ve tarihi bir yere geldik diye düşünmeye başladım. Kafamın bir köşesinde de bir zamanlar internette tesadüfen rastladığım dünyanın en güzel kütüphanelerinin resimleri vardı. Amerika'dan ve dünyadan çeşit çeşit kütüphaneler, hem görüntüleriyle, mimarileriyle, konforlarıyla, işlevsellikleriyle ve belki de modernlikleriyle o kadar güzeldilerki. O internet sitesinde, hatırladığım kadarıyla, Türkiye'den bir tane bile üniversite yoktu, ki zaten ben de şu ana kadar Türkiye'de öyle güzel bir kütüphane gördüğümü hatırlamıyorum. Gerçi Türkiye'deki bütün kütüphaneleri gezmedim, yine de dediğimde doğruluk payı büyüktür bence.



Neyse, sonra üst katta bir odaya girdik ve orada da bir tane bilgisayar başında oturan bir görevli gördük. Sanırım o da öyle boş boş oturuyordu. Neyse, biz gelince bizimle ilgilenmeye başladı, arkadaşın istediği bir kaynağı bulmaya çalıştı.



Kitabın künyesini alıp çıktı ve başka bir odaya geçti. Ben tam böyle, "aa ne güzel, bak ne güzel yardımcı olmaya çalışıyor" diye içimden geçirmeye başlarken, birkaç dakika sonra geri geldi ve güzide bir Türk memurundan beklendiği şekliyle mesai saatinin ne yazık ki bittiğini ve bu saatten sonra bize kitap veremeyeceğini söyledi. Bugün gidin, yarına gelin dedi. Ne diyelim, pek şaşırmadık. O gün gittik, yarın geldik.

27 Haziran 2008 Cuma

Hayatı Yaşamak, Hayatı Tüketmek

Bazı arkadaşlarım, hayatın hep olumsuz taraflarını gördüğümü söylüyorlar. Bir dereceye kadar haklı olabilirler, ama bazı durumlarda ise, insan ne yaparsa yapsın, sanki bütün olumsuzluklar onun üstüne üstüne geliyor gibi oluyor ve ne kadar iyi niyetli olmak isteseniz de, ne yazık ki olumsuzlukları görmeye devam etmek durumunda kalıyorsunuz.

Her gün akşamları evime birbuçuk, hatta bazen iki saatlik berbat ve işkenceli yolculuklardan sonra gidebiliyorum. Neredeyse bütün yolculuğum ayakta geçiyor. Üstelik sıkışıklık da cabası tabii ki. Geçen gün yanımdaki adamın, "1 metrekare alana 20 kişi sığdık, helal olsun" şeklindeki lafını uzun süre unutmam sanırım. Bir de bütün bunların üstüne, havanın sıcaklığı, herkesin terli oluşu, koku, sıcak, nem, vs. derken, o yapılan yolculuğun nasıl bir rezalet, nasıl bir insan-dışılık, nasıl bir sefillik halinde geçtiğini tahmin edebilirsiniz sanırım. Ben ki normalde pek fazla terlemeyen bir insanım, dün akşam eve geldiğimde, resmen terden sırılsıklam olmuştum. İğrenç ötesi bir durumdu tabii ki.

İstanbul güzel şehir... Ama, bu değerlendirmeye eklenmesi gereken o kadar çok "ama" var ki, bütün bu "ama"'ları bir araya getirdiğinizde, artık İstanbul'un güzelliği falan kalmıyor ortalıkta. Aksine, içinde yaşayan insanların birçoğunun sadece ızdırap çekerek günlerini geçirdikleri ve geçirmeye devam ettikleri bir işkence kafesi halini alıyor.

Arkadaşlarımla oturduğumuz zaman kullandığım çok basit bir söz var ve ne yazık ki ben bunun doğruluğunu her gün biraz daha iyi anlıyorum: "Bazıları hayatı yaşıyor, bazıları ise tüketiyor."

Siz hangisisiniz?

12 Haziran 2008 Perşembe

Türkiye - İsviçre (2-1)

Dün akşam yine ilginç maçlarımızdan birisini oynadık. Portekiz maçından sonra, artık "havalarda uçmayı" birazcık bıraktık. Ya da Portekiz tarafından bıraktırıldık desek daha doğru olur sanırım. Hatırlarsanız, Büyük İmparator Sinyor Fatih Terim, Portekiz maçı öncesinde, "Bize final oynamak yakışır!" şeklinde demeçler veriyordu. Tabii, bulunca dinleyenleri, insanın kendini tutabilmesi zor oluyor, içten geldikçe sallayası geliyor insanın! :)

Neyse, Portekiz sayesinde gerçekleri biraz daha iyi görmeye başladıktan sonra, geldik İsviçre'ye... Ben İsviçre - Çek Cumhuriyeti maçını seyretmiştim ve orada gördüğüm kadarıyla İsviçre hiç de öyle kolay lokma değildi, nitekim bunu bize de gösterdiler. Fakat bizim takımın hakkını da vermek lâzım açıkcası. Yağmur gerçekten bizi olumsuz etkiledi. Evet, onlar da bizimle aynı sahada oynuyorlardı, fakat oyuncuların özellikleri açısından yağmurlu ve ağır bir sahadan bizim oyuncularımız daha olumsuz etkilendi. İsviçre'nin oyuncuları bizimkilere nispeten daha "düz", daha sıradan oyuncular, bizim oyuncularımız ise İsviçre'ye nazaran daha "teknik" oyuncular. O yüzden sahada kısa paslarla ilerlemeye, adam geçmeye ve teknik ile birşeyler yapmaya çalışan milli takımımız, saha ağırlaştıktan sonra neredeyse hiç top oynayamaz hale geldi. Diğer taraftan İsviçre ise uzun toplarla kalemizde tehlike oluşturmaya çalıştı ve sonunda golü de buldu. İkinci yarı hem sahanın biraz düzelmesi, hem de Sinyor Büyük İmparator Fatih Terim'in oyuncu değişiklikleri ile biraz kendimize geldik. Semih yine kendinden bekleneni yaptı ve oyuna girer girmez, farkını ortaya koyup, şahane bir kafa golüyle klasını gösterdi. Sanırım bundan sonra artık Nihat'ı tek santrafor olarak oynatma inadından vazgeçer Sinyor Terim. Bence maçın hakkı 1-1 idi, ama son dakikada işte o bahsettiğimiz "teknik" devreye girdi ve bize Arda'nın klas golüyle 3 puanı getirdi.

Şimdi gözlerimiz Çek Cumhuriyeti maçında... Bakalım bu maçta nasıl bir kadroyla çıkacağız ve neler yapacağız. Benim ümidim, Sinyor Terim'in ileride yine Semih'i oynatması ve onun yanında da Nihat'a görev vermesi. Sol tarafta artık Uğur Boral'a da şans vermesini bekliyorum, çünkü Uğur'un soldan yapacağı ortalarla Semih'in epey pozisyon bulabileceğini düşünüyorum. Evet, Çek savunması uzun boylu ve Semih de o kadar uzun bir santrafor değil, ama yine de Semih'in kendinden çok daha uzun oyuncularla hava mücadelesine girebildiğini ve başarılı olabildiğini unutmamak lazım. Nitekim İsviçre defansı da öyle pek kısa boylu bir defans değildi, ama Semih yine ustalığını ve kalitesini gösterip, kafa golünü atmayı başardı.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

İstanbul

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı...
Gürültüden başka birşey yok!

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Tarja'lar ve Bye-Bye...

Bazı insanlar geçmişleriyle yaşayamazlar. Geçmişin izleri, hatıraları, anıları, kişileri, kurumları, yaşanmışlıkları onlara ağır gelir. Onları unutmak, silmek, atmak ve, sanki mümkünmüş gibi, tekrardan ve sıfırdan başlamak isterler. Zihinlerini, hafızalarını temizlemek isterler. Unutarak rahatlayacaklarını düşünürler. Unutmak isterler, geçmişi temizlemek isterler, çünkü orada yanlış, kötü, hatalı yaptıklarını düşünürler. Buna inanırlar. Geçmişe günah & sevap ikileminde bakarlar; hayata da öyle. O yüzden unutmak isterler, af dilenmek ve günahlardan arınmış, hatalardan temizlenmiş bir şekilde yeni maceralarda yol almak ve yaşamak isterler. Aslında herkes gibi onlar da mutlu olmak isterler. Ama mutluluğu, geçmişlerini silmeye, unutmaya çalışarak, bir zamanlar önem verdikleri, değer verdikleri şeyleri, kişileri, kurumları, yaşanmışlıkları değersizleştirmeye çalışarak bulmaya çalışırlar. Yanılırlar. Değersizleştirdikleri aslında kendileri olurlar da, bunun farkına ne yazık ki varamazlar.

Nightwish'in aşağıdaki şarkıyı, gruptan ayrılan Tarja'ya ithafen yazdığı söylenir. Ben de şarkıyı bütün Tarja'lara ithaf etmek istedim. :)

Nightwish - Intro + Bye Bye Beautiful

27 Nisan 2008 Pazar

Nightwish - Phantom of the Opera LIVE

Operadan konu açılmışken, bir de Tarja'dan Phantom of the Opera'yı dinlemek lazım gelir!... :)

Alin Aylin Yagcioglu Konser

Bu da bir önceki yazıda bahsettiğim konserden bir parça.