27 Ağustos 2010 Cuma

Daha Dün Annemizin Liginde Oynarken...

Evet, Beşiktaş hariç döndük annemizin ligine. Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor rakiplerine yenilerek kupaya veda etti. Fenerbahçe'nin bu sene Avrupa'ya bu ikinci vedası, onu da hatırlamak lâzım. İçlerinden anlaşılabilir, kabul edilebilir olanı sadece Trabzonspor'un durumu. Sonuçta eksik takımla da gelse rakip Liverpool'du. Trabzonspor yense büyük sürpriz olacaktı; olmadı. Peki ya Galatasaray ve Fenerbahçe? Onlara da ne diyelim; artık boylarının ölçüsünü almışlardır.

Galatasaray, 10 senedir UEFA şampiyonluğunun kaymağını yemeye devam ediyordu; artık yenile yenile kaymak falan kalmadı; hepsi bitti. Artık ismin büyüklüğü vs. beş para etmiyor; bunu elin oğlu acıtarak öğretiyor. Ya Fenerbahçe? Bakın Young Boys, Karpaty veya PAOK... Hepsi bizimkilerden maddi olarak ve kağıt üzerinde de futbolcu kalitesi bakımından zayıf takımlar; ama oyuna bakın, hiç de öyle zayıf olmadıklarını göreceksiniz. Young Boys bizim ligde oynasın, bence şampiyonluğun en büyük adayı olur. İşte artık para, isim, şan, şöhret, falan filan işe yaramıyor; disiplin, ciddiyet, organizasyon, oyun anlayışı, vs. lâzım.

Şimdi döndük annemizin ligine... Burada kendimiz oynayıp, kendimiz seviniriz... Şurası gerçek ki, Türkiye liginin futbol kalitesi yükselmedikçe, ne Türk takımları Avrupa'da başarılı olabilir, ne de Türkiye milli takımı başarılı olabilir. Peki, Türkiye ligi ne durumda? Bence geçtiğimiz senelere nazaran bu sene biraz daha kaliteli olacak gibi görünüyor. Özellikle Anadolu takımları yaptıkları kaliteli transferlerle bu sene ligi daha zorlu bir maratona dönüştürecekler diye düşünüyorum. Artık sözüm ona üç büyüklerin arasında geçen bir şampiyonluk mücadelesinin peşinden koşan bir ligi, güya güzel lig, zevkli lig, süper lig (adı süper sadece), kaliteli lig diye izlemeyeceğiz. Acı da olsa üç büyükler, ya da bir arkadaşın yorumunda çok güzel ifade ettiği gibi üç büyütülmüşler, artık öyle ellerini kollarını sallayarak Türkiye liginde de başarılı olamayacaklarını anlayacaklar; anlamaya da başladılar zaten. Galatasaray ikide sıfırla başladı lige; bu dörtte sıfıra kadar da gidebilir. Önlerinde Eskişehir ve Gaziantep maçları var. Bu maçları merakla bekliyorum.

Maçtan sonra Yunanlı bir gazetecinin sorusuna cevaben "Para her zaman başarıyı getirmiyor" demiş Aykut Kocaman. Biz biliyoruz onu; bu yeni birşey değil, ama Aykut'un başka bir yorumu olayın vehametini ortaya koyuyor. Diyor ki: "Şimdi lig büyük bir önem kazandı. Özellikle ve özellikle Şampiyonlar Ligi bu anlamda çok büyük önem arzu ediyor. Şampiyon olarak Şampiyonlar Ligine gitmek en büyük hedef. Bu anlamda da transferi gerçekleştirmeliyiz."

Evet, Türk takımları Avrupa'da aldıkları bu kötü sonuçlarla önümüzdeki senelerde seribaşı olabilme, eleme turlarında görece daha az güçlü olan - en azından kağıt üzerinde - rakiplerle karşılaşma şanslarını giderek kaybediyorlar. Aykut da bunu gördüğü için şampiyonluğun önemini biliyor çünkü sadece ligi şampiyon olarak bitiren takımın Avrupa'da yeri garanti. Diğerlerinin Avrupa'da gruplara kalabilmesi için zorlu süreçlerden geçmeleri, zorlu rakipleri yenmeleri gerekiyor; gerekecek. İşte bu sene Trabzonspor'un başına gelen de benzer bir durum. Trabzonspor uzun senelerdir Avrupa'da başarılı sonuçlar alamadığı için puanı giderek düştü ve artık Avrupa'da seribaşı olamıyor. Seribaşı olamayınca da işte böyle Liverpool gibi takımlar çıkıyor. Başarılı olamayınca puanınızı yükseltemiyorsunuz. Sonuçta Trabzonspor seneye de UEFA'ya katılsa, büyük ihtimalle yine başarılı olamayacak, çünkü yine seribaşı olamayacak ve güçlü rakiplerle karşılaşacak. Aynı şey diğer takımlarımız için de geçerli tabii. Sonuçta geriye en garanti yol olan şampiyonluk kalıyor. Ama o da sadece bir takımın olacak. İşte o yüzden bu sene Türkiye liginde mücadele çok çetin olacak. Bakalım göreceğiz neler olacak.

24 Ağustos 2010 Salı

Trabzonspor - Fenerbahçe

Evet, bir derbi geride kaldı. Fenerbahçe'nin ilk 11'i epey tartışıldı, bol pozisyonlu, bol gollü bir maç oldu ve maç Trabzonspor'un galibiyetiyle sonuçlandı. Maç hakkında birçok yorum yapıldı, fakat ben de birkaç şey söylemek istiyorum.

1) Fenerbahçe aslında maça Aykut'un düşüncesini iyi uygulayarak başladı denebilir. Yani, hatırlarsınız, Aykut, Trabzonspor'un ayağa pas yapan orta sahasını bozmak için uğraşacaklarını söylemişti. Fenerbahçe ilk 10 dakikada bunu başarıyla yaptı denebilir. Aykut'un "sürpriz" ilk 11'ini de bu yönde değerlendirmek gerekir. Yani orta sahayı görece daha mücadeleci oyunculardan kurmaya çalıştı. Bu açıdan Alex'i yedek bırakması anlaşılabilir. Tek eksik nokta Stoch'un oyuna 11'de başlamamasıydı.

2) Trabzonspor, Fener'in bu bozucu oyununu 10. dakikadan sonra aşmaya başladı ve oyunda az da olsa üstünlük kurmaya başladı. Zaten o sırada ilk gol geldi.

Burada iki teknik direktörün anlayışının mücadele ettiğini görebiliyoruz, yani Şenol Güneş ayağa kısa paslarla oynamayı düşünüyor, Aykut ise bunu bozmak istiyor. Fakat maçı izleyenler biliyorlar ki, oyunun tamamı bu şekilde gitmedi. Kısa bazı bölümlerde iki taraf da bu şablonu takip etti. Fakat eğer oyun kurgusu değişmeseydi ve oyunun tamamında bu taktik üzerinden takımlar mücadele etmeye devam etseydi, bence uzun vadede rakibine üstünlük kurabilen takım Trabzonspor olurdu. Çünkü 10 dakikadan sonra Fenerbahçe'nin rakibi bozabilme kabiliyeti bozulmaya başlamıştı. Aynı şekilde Trabzonspor'un da rakibin bozma çabalarına karşı cevap verme başarıları 10. dakikadan sonra artmaya başlamıştı.

3) Yattara, çok iyi oynamadı, sadece biraz iyi oynadı. Kondisyon olarak güçsüz. Öyle sadece topla birkaç güzel hareket yapmak, bir gol atmak, ama arkaya hiç yardım etmemek, az koşmak günümüz futbolunda yeterli değil. Özellikle Trabzon'un oynamaya çalıştığı oyun anlayışı açısından da Yattara'nın güçsüz versiyonu uygun değil.

4) Teofilo, kondisyon olarak iyi; yani 90 dakika boyunca oyundan düşmüyor, koşuyor ve topun gittiği her yere gitmeye çalışıyor. Zaten maçtan sonra istatistiklere baktığımızda Trabzonspor adına maçın en çok koşan adamının Teofilo olduğunu görüyoruz. (10km civarında koşmuş). Bu açıdan çok büyük sorunu yok bence. Teofilo'nun sorunu fizik olarak güçsüz olması. Bu ne demek? Meselâ ikili mücadelelerde yetersiz; meselâ topla dripling yapıp ilerledikten sonra topa vurmak durumunda kalırsa bu vuruşu cılız oluyor, çünkü topla koştuğu zaman önemli bir enerji harcıyor; sonrasında da topa vuracak gücü kalmıyor. Bir de Teofilo'nun sol ayağı, sağ ayağına nazaran güçsüz; dünkü maçta sol ayakla vuruşları etkisiz kaldı. Bütün bunlara rağmen Teofilo o bildiğimiz fırsatçılığıyla, topu ve pozisyonu iyi takip edişiyle, gol noktasında iyi yer tutmasıyla dün yine de gol atabilirdi, ama olmadı. Yattara'nın pasına kendinden beklenmeyecek şekilde kötü bir vuruş yaptı ve yüzde yüz golü kaçırdı. O golü atmalıydı.

5) Benim en çok üzüldüğüm olay ise Glowacki'nin sakatlanması oldu. Glowacki gerçekten bence süper bir transfer. Biraz ağır, tamam, ama onun dışında takım savunmasına katkısı, savunmayı organize etmesi, yer tutması, pozisyon takibi, vs. bence dört dörtlük. O defanstayken gerçekten takım çok büyük güven veriyor. Sakatlandığı pozisyonda yüzündeki acıdan çok uzun bir süre sahalardan uzak kalacağı izlenimini aldım, ama Allah'tan 2-3 haftayla atlatılabilecek bir sakatlıkmış. Tamam 2-3 hafta da çok, ama ben o hareketten sonra eyvah dedim, gitti Glowacki.

6) Şenol Güneş'in ikinci yarıdaki Umut değişikliği bence de yerindeydi. Şenol Güneş gerçekten oyuna stratejik müdahaleler anlamında kendisini çok geliştirmiş. Boş boş oyuncu değiştirmiyor. Bir değişiklik yaptığı zaman oyuna mutlaka bir müdahele gerçekleştirmiş oluyor.

7) Colman iyi oynadı, ama şu penaltıları artık değiştirmesi lâzım. Ben Colman'ı bildim bileli penaltıyı hep o köşeye atar. Ya biraz da diğer köşeye at. Geçenlerde de bir maçta Colman yine o köşeye atıp, yine penaltıyı kaçırmıştı. Artık birinin Colman'ı uyarması lâzım. Rakip kaleciler de biliyor bunu artık ve o köşeye yatıyorlar. Bir de Alanzinho oynadığı zaman, Şenol Güneş Colman'ı sol kanat olarak oynatıyor. Bu olmuyor; işlemiyor. Colman sol kanatta olduğu zaman Trabzonspor'un sol kanadı işlemez hâle geliyor. Bir kere Colman kanattan ilerlemediği için ve Cale de ileriyle pek fazla çıkmadığı için, Trabzonspor sol kanattan hiç hücum yapamaz hâle geliyor. Bütün yük sağ kanadın üstüne ve ortaya biniyor. Colman'ın sol kanatta oynaması sadece hücumda değil, defansta da Trabzonspor'a sorun yaşatıyor. Colman kanat adamı olmadığı için ortaya geliyor ve sol kanat boş kalıyor. Bu durumda Cale sol tarafta tek başına kalıyor ve rakibi tek başına karşılamak zorunda kalıyor. Özellikle rakibin sağ kanadı iyiyse bu Trabzonspor'un sol kanat savunması açısından sorun oluşturuyor.

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Daha sonra belki tekrar yazarım.


18 Ağustos 2010 Çarşamba

Young Boys Sürpriziymiş!!!

Milliyet'te bugün bir haber var; Young Boys Sürprizi başlığıyla... Sözüm ona Young Boys ilk sürprizi Fenerbahçe'yi eleyerek yapmıştı. Hepimizin malumu... İkinci turda Young Boys bir sürpriz daha yapmış ve ikinci turun ilk maçında kendi sahasında İngilizlerin önemli takımlarından Tottenham Hotspur'u, 3-0 öne geçtiği maçta, daha sonra skoru koruyamayarak 3-2 yenmiş. 3-2 de olsa bu güzel bir skordur. Orası ayrı. Ama bunun sürprizliği meselesi şüpheli...

Fenerbahçe olayından sonra Young Boys hakkında çok yorum yapıldı ve yaşanan olaya herkes sürpriz dedi. Rıdvan da dahil. Bu olay sürpriz falan değildi. Young Boys'la oynana ilk maçı izleyen herkes, eğer baştan önyargılı değilse, adamların nasıl güzel futbol oynadıklarını, nasıl iyi futbolculara sahip olduklarını, nasıl kaliteli bir taktik anlayışına sahip olduklarını - bu taktiğin bazı eksiklikleri olsa da - rahatlıkla görecektir. Dolayısıyla Young Boys'un Fenerbahçe'yi elemesi kesinlikle sürpriz falan değildir. Young Boys, Fenerbahçe'yi hak ederek, süper oynarak, parçalayarak yendi. İlk maçı izleyen bir insan için olabilecek en doğal şey Young Boys'un turu geçmesiydi. Nitekim öyle de oldu.

Young Boys sürpriz falan yapmıyor. Young Boys sadece kendinden bekleneni yapıyor. Tottenham'ı da eleyip Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazanırlarsa yine kendilerinden bekleneni yapmış olacaklar. Bu kadar iyi bir takımın yeri doğal olarak Şampiyonlar Ligi'dir. Başarılar Young Boys.

17 Ağustos 2010 Salı

Teofilo'nun Golleri

Teofilo son iki maçta 5 gol attı. Herkes Teofilo'nun beklenen patlamayı yaptığını yazmaya başladı ve ortalık birden güllük gülistanlık havasına büründü. Ben Teofilo konusunda karamsar değilim, ama Trabzonspor'un gol sorununun artık çözüldüğüne dair bu kadar kesin, net açıklamaları yapmayı henüz uygun bulmuyorum. Gelin Teoflio'nun gollerini biraz analiz edelim.

Bursaspor Maçı:

1) Birinci gol, bildiğiniz gibi, kaleciden dönen topun tamamlanması neticesinde oldu. Bu gol Teofilo'nun takipçiliğini ve fırsatçılığını gösteriyor. Topa vururken de, abanarak, rastgele vurmadı, gayet teknik bir şekilde, kalenin diğer köşesine göndermeye çalıştı. Bütün bunlar bence artı puanlar.

2) İkinci gol, Bursaspor defansının arasına kaçarak attığı gol. Bu pozisyonda ise, ara pasını alışı, dönüşü, kaleye yönelişi, topu sürüşü ve kaleciyle karşı karşıya kaldıktan sonra yine teknik ve nâzik bir şekilde topu kalecinin üzerinden aşırtarak golü yapışını gördük. Bence bu gol başından sonuna kadar kalite doluydu.

3) Üçüncü gol, kornerde, Egemen'in kafa topuna ayak koymasıyla gerçekleşti. Bu da yine Teofilo'nun takipçiliğini, fırsatçılığını ve bir golcü olarak nerede duracağını bildiğini gösteriyor bence.

Ankaragücü Maçı:

1) Birinci gol, Umut'un pasında, boş kaleye kafa golüyle atıldı. Bu gol için fazla söyleyecek birşey yok bence. Yani boş kaleye atılan bir gol. Sadece gol noktasında oraya koşuşu hakkında olumlu birşey söylenebilir belki. Yani eğer Teofilo orada olmasaydı, o pozisyon golle sonuçlanmayabilirdi.

2) İkinci gol de yine kaleciden dönen topu takibi sayesinde oldu. Bu gol, Bursaspor maçındaki birinci gole benzer bir goldü. Benzer yorumlar bu gol için de yapılabilir.

Şimdi golleri tekrar gözümüzde canlandırdık ve yorumladık. Bence bu goller çerçevesinde Teofilo'ya olumsuz şeyler söylemek pek mümkün değil. Bu goller çerçevesinde gördüğümüz şunlar: 1) Teofilo'nun son vuruşları çok teknik ve kaliteli. 2) Bir golcü olarak duracağı yeri biliyor. 3) Bir golcü olarak, pozisyonları iyi takip ediyor ve golü bulabiliyor, yani takipçi ve fırsatçı. 4) Aralara iyi kaçabiliyor.

Bunlara ilâve olarak görebildiğim kadarıyla Teofilo'nun olumlu özellikleri şunlar: Kaleye sırtı dönük olarak oynayabiliyor. Bu şekilde hücuma kalkan takım arkadaşlarına duvar vazifesi görüp, ver-kaç, duvar pası varyasyonlarını yaptırabiliyor. Sırtı dönük topu alıp, kanatlara doğru topu arkadaşlarına kazandırıp, oyunu açabiliyor, oyunun yönünü değiştirebiliyor, hücumu zenginleştiriyor.

Peki, Teofilo'nun bence hâlâ eksik olan yönleri neler? 1) Teofilo eskisine nazaran biraz daha güçlü, ama hâlâ yeterince kuvvetli değil. Çok hafif temaslarda dahi yere düşebiliyor. İkili mücadelelere girebilecek tarzda bir golcü görünümü vermiyor. 2) Çok güçlü olmadığı için topu alıp, uzun mesafe sürüp, gol yapabilecek tarzda bir golcü olduğu izlenimini de vermiyor. Bursaspor maçında attığı ikinci golde topu alıp, sürdü ve gol attı, tamam, ama oradaki mesafe çok kısaydı. 3) Güçlü olmadığı için topu kolay kaptırabiliyor; ileride topu ayağında tutan bir oyuncu değil gibi. 4) Eski takımında kafa ile çok gol atmış, ama şu ana kadar kafa vuruşları çok sert ve etkili değildi.

Evet, şimdilik söyleyebileceklerim bunlar. Yeni sezonda henüz iki maçta izleyebildik. Bütün hünerlerini henüz görmemiş olabiliriz. Zaman Teofilo'nun nasıl bir golcü olduğunu daha iyi gösterecek. Ben Teofilo'dan gerçekten çok ümitliyim. Kendisini fizik ve kondisyon olarak daha da güçlendirebilirse bence çok iyi olacaktır. Bekleyip, göreceğiz.

15 Ağustos 2010 Pazar

Sivasspor - Galatasaray Hakkında

Dünkü maçı izledim; iki takım için de nâçizâne bazı yorumlarım var; onları aktarayım.

1) Sivas, Rıdvan'ın da dediği gibi, sahaya beraberlik için çıkmamış. Tebrikler. Artık kafalardan biz küçük takımız, biz Anadolu takımıyız, bir savunma yapmalıyız, biz beraberliğe oynamalıyız fikirlerinin çıkarılması lâzım. Artık süper ligde her takım her takımı yenebilir. Tamam, parasal olarak kulüpler arasında hâlâ büyük farklılıklar var, ama futbol açısından artık o kadar fark yok. Yapılması gereken kafayı değiştirmek ve her maça çıkıp kazanmak için mücadele etmek. Dün Sivas bunu yaptı; iyi oynadı ve 3 puanı aldı. Umarım Sivas bundan sonra bütün maçlarını kazanmak için oynar. Ve umarım diğer bütün takımlar da bundan sonra maçlarına kazanmak için çıkarlar... Aman biz "büyük takımla" oynuyoruz, savunma yapalım, bir puanı koparalım anlayışından onlar da çıksınlar artık.

2) Sivas'ta benim gördüğüm eksiklik şuydu: Skoru 2-1'e getirdikten sonra Sivas geriye çok yaslandı ve kontraatak futbolu oynamaya çalıştı. Bu süreçte aslında topu daha fazla ayaklarında tutmaya çalışmalı; kontrolü ellerine alıp, oyunu yavaşlatmaya çalışmalılardı. Hee, taktik, teknik ve fiziksel olarak bunu yapmada yetersiz olabilirler; ama bence bunu yapmayı düşünmelilerdi. Böyle yapmayınca ne oldu? Top sürekli Galatasaray'da kaldı; onlar da, aslında hiç iyi oynamamalarına rağmen, topu sürekli rakip sahada tutabildiler.

3) Sivas'ın oyuncu değişiklikleri de bence çok iyi değildi. Maçın 70'inci dakikalarında Ceyhun sekerek oynamaya başlamıştı. Tamam, iyi oyuncu, her an bir ara pası atıp birşeyler yapabilir, ama bence orta sahadaki direnci arttırmak adına, onun çıkması ve orta sahaya dirençli bir oyuncunun alınması gerekiyordu. Mehmet Yıldız'ın da erken çıkması yanlıştı bence. Çünkü o da ileride top tutabilen bir oyuncuydu. Rakip defansı da en fazla yoran adamdı. Onun takımda olması, Sivas defansına nefes aldırıyordu.

4) Galatasaray için söyleyecek fazla şeyim yok aslında. Rıdvan'ın yorumlarına genel olarak katılıyorum. Bu takımdan Arda'yı, Kewel'ı çıkar, takım sıradan bir takıma döner. Bu kadroyla Galatasaray'ın işi zor. İsim olarak, parasal olarak sözde "büyük" olmak da artık maç kazandırmıyor. O yüzden pek umut yok yani... Bakalım, ilerleyen haftalarda göreceğiz.

Yeni Lig, Eski Kafalar

Yeni lig başladı; ama kafalar hâlâ eskide... Geçen sene süper lig, yapılan televizyon ihâlesi sonrasında çok yüksek bir meblağa ulaştı ve takımlara önemli paralar gitmeye başladı. Takımlar kendilerini geliştiriyor, değiştiriyor, ama medya, futbol hakkında yorum yapan kişiler hâlâ değişemedi. Kafaları hâlâ eskinin sistemiyle çalışıyor. Ne demek istiyorum? Dünkü maçlar üzerinden birkaç şey söyleyelim.

1) Artık yorumcular, 3 büyükler, 4 büyükler, 5 büyükler muhabbetini bırakmalı. Süper ligde her takım bir takımdır; bunları baştan kategorilere ayırmak haksızlıktır.

2) Artık yorumcular, Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe maçlarından sonra analizlerini yaparken, "Fenerbahçe neden yenildi?", "Galatasaray neden kaybetti?" gibi sorunlar üzerinden gitmemeliler. Ne yani, Fenerbahçe'nin yenilmesinde bir anormallik mi var? "Sivasspor neden kazandı?" diye bir soru neden sorulmuyor?

3) Maçı anlatan kişiler bambaşka bir âlem zaten... Maç boyunca sözde "büyük takımın" yorumcusu gibi konuşmaktan başka birşey yapmıyorlar. Yok, işte kazanmak için Galatasaray'ın şunu yapması lâzım, Galatasaray neden gol yedi, falan filan... Kardeşim, sizde nasıl bir kafa var ya? Oyunu oynayan Sivasspor, sahada gezinen Galatasaray; Sivasspor'un o maçı kazanmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Ee Sivasspor'u konuşmak varken, kalkmış ne Galatasaray'ın neden kaybettiğini konuşuyorsunuz?

4) "Sivasspor haklı bir galibiyet aldı" muhabbeti... Bu da şey demek gibi... Aslında Sivasspor'un kazanmaması gerekiyordu; eh işte, garipler oynadılar, iyi de mücadele ettiler; hadi kazansınlar bari...

5) Futbolcuların da kafalarının değişmesi lâzım... Hâlâ hâkeme itiraz, itiraz, itiraz... Bir de herkes kendisini hâkemlerin yanında Allah falan zannediyor. Yani o kadar. Hâkem faul veriyor; Arda bütün sinirleri gerilmiş suratıyla hâkemin yanına kadar can hıraş koşuyor ve bağırmaya başlıyor... "Ulaaannn bu faaauulll deeğğiilll!!!!!" Elinde olsa, çekip vuracak adamı yani... Rijkard taa kulübeden kalkıp geliyor; beraberinde yedeklerle birlikte. Ulan Gökhan Zan sana ne oluyor? Sen adam olsan, adam gibi kendine bakarsın, takımda oynarsın. He, hem kendine bakma, sürekli sakatlan, hem de taraftara oyna; işte bakın ben takım için nasıl savaşıyorum; yedek kulübesinde otursam da nasıl takım için çırpınıyorum falan havaları vermeye çalış. Ben olsam o hâkemin yerinde Galatasaray'dan birkaç kişiye kırmızı kartları çakardım. Artık bu sözde "büyük" takımların oyuncularının, yöneticilerinin, teknik adamlarının AKILLANMASI gerek. Bunların hepsinin ADAM EDİLMESİ gerek. Yok öyle mahalle kabadayılığı artık. Kafalarınızı değiştirin. Bakalım, bekleyip göreceğiz, bu Rijkard'a, yedek oyunculara vs. bir ceza gelecek mi...

21 Şubat 2010 Pazar

Trabzonspor Analiz: Kısım II

Evet, değerlendirmemize devam edelim:

1) Önceki kısımda da belirttiğimiz gibi ideal kadro diye tutturmak yanlıştı. Bu maça birazcık farklı bir kadro ile çıkmak gerekirdi. Bence ilk onbirde Engin'in yerine sol kanatta Gabriç ile başlanmalıydı. Umut tek forvet olarak oynamamalıydı; Teofilo maça ilk 11'de başlamalıydı. Ben bu durumda ilk onbirden Alanzinho'yu çıkartırdım; onu yedekte tutardım. Maçın gidişatına göre oyuna sokulup, oyunu değiştirebilecek bir oyuncu Alanzinho, ama çift forvetle başlanan bir maçta, orta sahaya biraz daha defansif gücü yüksek oyuncular koymak daha yerinde olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla benim ilk onbirim şöyle olurdu: Onur - Egemen - Giray - Cale - Ömer - Gabriç - Colman - Selçuk - Serkan - Teofilo - Umut. Oyunun gidişatına göre de Alanzinho ve Burak'ı oyuna alırdım.

2) Şenol Güneş ilk onbirin yanlışlığını ilerleyen dakikalarda anladı ve devre arasında iki oyuncu birden değiştirdi. Gabriç'i ve Teofilo'yu oyuna aldı. Ama bence çıkardığı oyuncular yanlış oyunculardı. Ömer Aysan ilk yarının en başarılı oyuncularındandı. Sağbek olmasına rağmen sürekli ileriye çıkıp, kanatlardan orta yapan tek Trabzonspor'luydu. Onun oyunda tutulması gerekiyordu bence. İkinci olarak Gabriç'i oyuna aldı, fakat sol kanatta oynatması gerekirken, sağ kanatta oynattı. Zaten o ana kadar hiç birşey yapmayan, hatta bazı anlarda çirkeflik yapan Engin'i, sol kanatta oynatmaya devam etti. Ben olsam Engin'i oyundan çıkartırdım, ama mademki oyunda tutuyorsun, o zaman bari Gabriç'i kendi yerinde, yani sol açıkta oynat, ki adam faydalı olsun. Ben şahsen Cale ile Gabriç'in sol kanatta iyi bir ikili oluşturduklarını düşünüyorum. Hatırlayacak olursanız, geçen hafta Bursaspor maçındaki golü de oyuna girdikten sonra yaptığı ortasıyla Gabriç hazırladı.

Trabzonspor - İ.B.B: İdeal Kadro Meselesi

Dün Trabzonspor - İstanbul B.B. maçını izledim. Bu maçla ilgili olarak Trabzonspor'a yönelik bazı eleştirilerim, değerlendirmelerim olacak. Biraz uzun olduğu için bu eleştirileri birkaç yazı çerçevesinde yazacağım. Bu ilk yazı "ideal kadro" meselesi hakkında olacak.

Şimdi, meseleye şu "ideal kadroyu bozmamak" muhabbetinden başlayalım. İdeal kadro ne demek? Şu demek... Şans eseri veya belirli bir analiz ertesinde bulduğunuz bir kadro kombinasyonu önce bir maç kazanıyor, ikinci maçı kazanıyor ve üçüncü maçı kazanıyor. Burada bu kadronun kaç maç kazandığı önemli değil; önemli olan bu kadronun istatistiksel olarak yeterli sayıda maç kazanması ve ileriki maçları da kazanabileceğine yönelik gerekli bir güveni teknik direktöre vermiş olması. Ama burada bazı sorunlar var. Birincisi, bu gerçek olmayan bir güven, sahte bir güven.

İkincisi, istatistiklere güvenilebilecek diye bir şey yok; yani geçmişteki maçların kazanılmış olması, gelecekteki maçların da kazanılabileceğini garanti etmiyor.

Üçüncüsü, elinizdeki kadronun kendi başına bir mükemmelliğini olmaması. Yani sahaya çıkardığınız kadronun sadece kendi içinde iyi olması önemli değildir, ya da bir kadro sadece elinizdeki oyuncular arasından en "kaliteli" kombinasyonu çıkarabilecek şekilde tasarlanmaz. Bir kadroyu oluştururken dikkate almanız gereken en önemli etkenlerden biri de rakiptir, rakibin oyuncularıdır, rakibin tehlikeli oyuncularıdır, rakibin oyun stilidir, rakibin güçlü ve zayıf yönleridir. Yani, ideal kadronuz kendi içinde iyi bir kadro gibi görünebilir, geçmişteki bazı maçları kazanmış olabilir, ama yeni oynayacağınız rakibinize karşı tasarlanmamışsa, o zaman kadro kurumunda ciddi bir zaafınız var demektir.

Dördüncü olarak ise, ideal kadro diye tutturmak şu soruna da yol açar. Şimdi ideal kadroyu bir nevi istatistiksel bir başarıya endeksli olarak aynı tutmaya devam ettiğiniz sürece kadrodaki rekabeti, oyuncu değişimini sağlayamazsınız. Ne yapacaksınız yani? İdeal kadro kazandığı, başarılı olduğu sürece, kadroyu hiç değiştirmeyecek misiniz? Peki o zaman, yedekler kadroya ne zaman ve nasıl girebilecek? İdeal kadro diye tutturduğunuzda, ancak bir sakatlık veya cezalı olma durumu olduğu zaman yedeklere şans doğabilir. Bu durum da kadro rekabetini, oyuncular arasındaki rekabeti vs. olumsuz yönde etkiler.

Beşinci ve son olarak ise ideal kadro diye diye sürekli aynı kadroyu çıkardığınız zaman, artık belli sayıdaki bir maçtan sonra rakipleriniz sizi, oyununuzu, taktiğinizi, nasıl oynayacağınızı, güçlü ve zayıf yönlerinizi çözmeye başlar. Sizi çözdükçe de size uygun önlemler alırlar. Bu da sizin başarılı olabilme ihtimalinizi azaltır. Aksine bazen sürpriz yapmalısınız, yeni taktikler ve oyuncular denemelisiniz ki, rakibinizi şaşırtarak başarılı olabilme yolunda önünüze bazı imkanlar çıkabilsin.

5 Şubat 2010 Cuma

Farklı Bir Film: Avatar

Sürü sürü aptal Türk yapımı film izledikten sonra - ki bu epey uzunca bir süreyi ifade ediyor - sonunda verdiğim paraya değen bir film izleyebildim. Evet, dün Avatar'ı izledim. Aradığım ,çok fazla birşey değil aslında... Aradığım izleyicisine, kendisine, yaptığı işe, aldığı paraya, övgüye, aldığı karşılığa saygı duyan bir yönetmen, bir senarist, bir oyuncu, vs. Aradığım, yaptığı işi köşeyi dönmek için yapmaya çalışan biri değil - Bkz: Şahan Gökbakar ve Recep İvedik tiplemesi. Evet Şahan Gökbakar, Recep İvedik sayesinde çok para kazandı; o paralarla çok güzel ve rahat bir hayat da geçiriyordur. Peki ya sonra? İngilizce'de çok güzel bir tabir var ya, işte Şahan'a sorulması gereken soru bence bu: so what? Ya da belki de bu soruyu Şahan'ın kendisine sorması gerek, ama neyse bizim konumuz ne Şahan ne de Recep İvedik.

Evet, sonunda bana saygı duyduğunu gördüğüm, hissettiğim, düşündüğüm bir yönetmen, bir oyuncu kadrosu, bir senarist, bir film izledim. Kendime saygı duyulduğunu, benim önüme koyulan ürüne verilmiş emekten anlayabiliyorum. O ürün için harcanmış vakti, sarfedilmiş enerjiyi, o film için yorulmuş zihinleri, o film için fikir üretmiş beyinleri, o film için insan ömründen tüketilmiş her saniyeyi düşünüyorum ve o her saniye için bana ve o saniyeleri tüketenlerin kendilerine karşı duydukları saygıyı görüyorum; hissediyorum. İnsanın ömrü sınırlı ve bu ömre neler sığdırabilirseniz, siz o oluyorsunuz. İnsan, kendi yapıp ettikleriyle kendisini ortaya çıkarıyor; insan haline geliyor. Evet, insan, aslında bu şekilde insan oluyor.

Bir felsefe hocam vakti zamanında dünyadaki her canlının (bitki, hayvan, insan, vs.) bir yaşamı olduğunu, fakat bunlar içerisinde yalnızca insanın bir hayatı olduğunu söylemişti. Güzel söylemiş; ama bence eksik söylemiş. Çünkü bütün insanların, yani bir hayatı olan insanların hepsinin, doğal olarak da bir hayatları yok. Yani, bir insanın yaşıyor olması, canlı olması, otomatik olarak onun bir hayatının da olduğu anlamına gelmiyor. Yaşamak farklı birşey, hayata sahip olmak başka birşey, çünkü ikincisi aktif olarak yapılan birşey. Bir hayatının olabilmesi için, kişinin insiyatifi ele alması gerekiyor; pozitif birşeyler yapması, harekete geçmesi, yürümesi, koşması, düşünmesi, yorulması, üzülmesi gerekiyor. Yaşamak daha ziyade içgüdüsel olarak yapılan birşey; ama bir hayata sahip olmak içgüdüsel gibi görünen şeyleri dahi - mesela nefes almayı, nefes vermeyi - hissetmeyi, bilmeyi, anlamayı, yaşamayı gerektiriyor. Yaşamak için sadece bu kadarı - yani nefes alıp vermesi, beslenmesi, vs. yetebilirken - bir hayata sahip olabilmek için kendine saygı duymak gerekiyor; ama sadece bu da yetmiyor. Bir hayata sahip olabilmek için yaşayan diğer herşeye, bitkiye, hayvana ve insana da, saygı duymak gerekiyor.

Ama herkes bu yolu seçmek zorunda değil tabii ki; kaldı ki herkes seçmiyor da zaten... İşte o yüzden bazıları Recep İvedik'i ortaya çıkarırken, bazıları da Avatar'ı yapıyor.

Fark bence burada.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Hurşit Meriç & Thomas Doll

Bu yazıyı üç hafta önce yazmalıydım aslında. Hurşit'i ve Thomas Doll'u ilk defa o hafta, Trabzonspor karşısında izlemiştim. Gördüğüm şuydu, Hurşit gerçekten çok kaliteli bir sol kanat oyuncusuydu, Thomas Doll de gerçekten bir teknik direktördü. Peki neden böyle düşünüyorum?

Thomas Doll Trabzonspor karşısında ilk yarıya Hurşit olmadan çıktı. Trabzon'un sağbekinde o hafta Song oynuyordu, sol tarafta da Ferhat. Thomas Doll ikinci yarıya Hurşit'i sol kanada alarak başladı ve bu hareket değişimin başlangıcı oldu. Hurşit oyuna girdikten sonra yaşlı Song'u evire çevire dövmeye başladı, sağından attı, solundan geçti, alttan attı, üstten uçtu, derken Song'u tam anlamıyla aptala çevirdi. Nitekim Gençlerbirliğinin ilk golü de Hurşit'in soldan getirdiği bir top sayesinde geldi.

Bu durumu gören Broos karşı bir hamle yapmak istedi ve kendi sağ tarafını güçlendirebilmek ve Hurşit'e karşı koyabilmek için Serkan'ı oyuna aldı. Serkan'ın oyuna girmesinin ardından Trabzonspor'un sağ kanadı görece daha güçlü hale geldi. Hem Serkan, hem de Song orada olunca, Hurşit'in verimi, doğal olarak, biraz düşmeye başladı, nitekim iki kişiyle mücadele edebilmesi pek mümkün değildi.

Broos'un hamlesini ve sol tarafta gelişen durumu gören Doll oyuna hemen müdahale etti ve Hurşit'i sol taraftan, sağ tarafa aldı. Hurşit Gençlerbirliği'nin sağ tarafına, Trabzon'un sol tarafına geçince bu sefer karşısında genç, çelimsiz ve toy Ferhat'ı buldu. Trabzon'un büyük umutlarla aldığı Ferhat'ın ne kadar yetersiz olduğu da o sırada ortaya çıkmış oldu. Hurşit diğer tarafta Song'a yaptığını, hatta daha da fazlasını bu sefer Ferhat'a yapmaya başladı. Hurşit, kelimenin tam anlamıyla Ferhat'ın haşatını çıkardı. Bu süreçte Hurşit sonunda Ferhat'a bir sarı kart göstertti, ardından da bir faul yaptırdı. Kullanılan serbest vuruşu da golle sonuçlanınca Gençlerbirliği'nin ikinci golü gelmiş oldu.

Bu noktada vurgulanması gereken iki şey var: Birincisi Hurşit adlı oyuncunun kalitesi. İkincisi de Thomas Doll'un taktisyenliği.

Bence Hurşit süper bir sol kanat oyuncusu. Oyunu dikine oynayan, rakibinden korkmayan bir oyuncu. Çok kolay adam geçebilme özelliği var ve rakibinin üstüne üstüne giderek bu yeteneğini rakip takımlar için daha da ölümcül hale getiriyor. Biraz abartı gibi düşünebilirsiniz, ama bence Christiano Ronaldo gibi bir oyuncu. İlerleyen haftalarda Hurşit kendinden çok daha fazla söz ettirecek bence. Nitekim Hurşit'i Thomas Doll Fenerbahçe maçında da ilk yarıda yedek bıraktı, ardından ikinci yarıda oyuna aldı. Hurşit'i o maçta gerçekten izlemeyi çok istiyordum, çünkü Fenerbahçe'de sağ kanatta Gökhan Gönül oynuyor ve Gökhan o bölgede oynayan en iyi oyunculardan biri. Dolayısıyla Hurşit'in Gökhan'a karşı nasıl bir performans sergileyeceğini görmek istiyordum. Hurşit ikinci yarıda oyuna girdi. Gökhan belki biraz yorulmuştu, ama yine de bu durum bence Hurşit'in kalitesine gölge düşürmez. Yani bu maçta da Hurşit elinden geleni ardına koymadı, yeteneğini gösterdi ve Gökhan'ı da yerle bir etti. Tamam, bu maçta Hurşit, Trabzonspor maçındaki gibi skora doğrudan bir etki yapamadı, ama yine de oyuna girdikten sonra takıma bir dinamizm getirdi ve sol kanadı yine makina gibi kullandı. Hurşit'i son olarak Bursaspor maçında izledim. Bu sefer Doll, Hurşit'i ilk onbir'de maça çıkardı. Sonunda ilk defa onbirde oynattı ve tüm maç boyunca Hurşit'i izleme imkanı buldum. Hurşit bu maça da damgasını vurdu diyebilirim. Hem sol kanadı yerle bir etti, hem de skora birebir etkide bulundu.

İkinci olarak Thomas Doll de gerçekten kaliteli bir teknik direktör. Bence Doll, oyuna müdahale eden, oyunda taktiksel anlamda değişiklikler yapan, oyunu iyi okuyan, oyuncu değişikliklerini iyi yapan ve hamlelerini zamanında, yerinde yapan bir teknik direktör. Zico ve Rijkard gibi maçın 70. dakikası geldikten sonra belli adamları çıkartıp, yerlerine belli adamları alarak oyuncu değişikliği yaptığını düşünen bir teknik direktör değil Doll. Oyun içinde taktiksel değişiklik, diziliş değişikliği, oyuncu yeri değişikliği gibi her türlü taktiksel hamleyi kaliteli bir şekilde yapabilen bir teknik direktör Thomas Doll. Ve bence yavaş yavaş kendi kalitesini de göstermeye ve kalitesinin karşılığını da almaya başladı.

Bence bundan sonra hem Hurşit'in adını daha sık duyacağız, hem de Thomas Doll ile Gençlerbirliği'nin.

Farklı Futbol

Bu sene eve Lig TV aldık. Ben çok önceden futbolu çok severdim; hem oynamayı, hem de izlemeyi. Ama daha sonra biraz entel-dantel olmaya başlayınca, futboldan soğumaya başladım. Futboldan soğuma nedenlerim, bizim taraftarlarımızın, futbol izleme kültürümüzün, futbol hakkında konuşma, yorum yapma kültürümüzün çok seviyesiz olmasından kaynaklanıyordu. Avrupa'da, mesela İngiltere'de, futbol hakkında yorum yapanların futbolun teorisinden bahsettiklerini, çağdaş futbol anlayışı diye birşeyden bahsettiklerini ve yorumlarını da iç tutarlılığı olan bazı kavramsal bütünler çerçevesinde yaptıklarını gördüğümde "vay be" demiştim.

Bizde bir tarafta Erman Toroğlu, ağzına geleni söyleyen, geyik yapan, geyik yaptıkça reyting toplayan biri var; diğer tarafta Ahmet Çakar ve diğerleri var. Bunlar hem futboldan teorik olarak anlamayanlar, hem de muhabbetlerinin seviyesizliği itibariyle dibe vurmuş yorumcular. Fakat bizde bir de bu kategoriye girmeyen yorumcular da var. Örneğin Rıdvan. Ben Rıdvan'ın da futbol teorisinden pek fazla anladığını zannetmiyorum, ama Rıdvan'ın en azından bir tutarlılığı, bir efendiliği, bir düzgün konuşurluğu var. Rıdvan'ın dışında ben Stadyum'un yorumcularını da beğeniyorum diyebilirim. Yani Ömer Üründül ve Mehmet Demirkol. Her ne kadar Ömer Üründül'ün, bence, teorik bilgisi biraz daha fazla gibi görünse de, sonuçta ikisinin de futbol teorisi bilgisi, işi biraz bilen birisi için pek ilgi çekici düzeyde değil. Bu arada, futbol teorisinden anlamamakla da şunu kastediyorum: evet, bir maç hakkında kaliteli değerlendirmeler yapabilirsiniz, bir maçı futbolun içindeki bazı teknik kavramları (3-5-2, orta saha, defans, falan filan) kullanarak analiz edebilirsiniz, vs. ama bunlar önemli değildir. Önemli olan futbolun nasıl oynanması gerektiğine yönelik bir teorik anlayışınızın olması ve sizin de mevcut oynanan futbolu o bakış açısına göre yorumlamanızdır. Bu konuda üniversitelerde dersler veriliyor, bu konuda yazılmış bir sürü, tabii ki yabancı dilde, kitaplar var. Bunları biraz okumak, araştırmak lazım. Sonra da yorum yaparken daha kaliteli, daha bilgili, daha edepli, daha akademik bir şekilde yorumlar yapabilmemiz lazım.

Kısaca, benim futboldan soğumama neden olan yorumcuların seviyesizliği, taraftarın seviyesizliği, kültürsüzlüğü ve tabii ki futbolcuların kendilerinin seviyesizliği gibi faktörlerdi. Önce Ömer Üründül ve onun bazı kavramları sayesinde (çağdaş futbol anlayışı, bloklar arası bağlantı, vs.) futbola yeniden ilgi duymaya başladım. Daha sonra da Avrupa'da futbol yorumu, değerlendirmesi dinlemeye başladıktan sonra ve bir de futbolun teorisi diye birşeyin varlığından haberdar olduktan sonra ilgim tekrar yükseldi. Fakat ben demiyorum ki, benim futbolun teorisi hakkındaki bilgim iyidir vs. Hayır. Ama atıp tutmadan, seviyeyi düşürmeden de futbol izleyebileceğimi, futbol yorumlayabileceğimi, maç analizi yapabileceğimi ve oynayan takımlardan çok futbolun kendisine değer verebileceğimi biliyorum.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Farklı Nezâket

Türkiye'de bazı insanlara nâzik davrandığınızda, onlara nezâket gösterdiğinizde bu kişiler sizin saf olduğunuza kanaat getiriyorlar. İnsanlara karşı nâzik davranmakla saflık arasında nasıl bir bağlantı, ilişki olduğunu açıklayabilecek olan var mı? Şimdiden teşekkür ederim.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Üç Direktörler: Ertuğrul Sağlam, Ersun Yanal ve Bülent Korkmaz

Sonunda Ersun Yanal istifa etti. Şu ligde istifa etmesini istediğim ya da istifa edince üzülmeyeceğimi bildiğim iki teknik direktör vardı. Bunlardan birincisi Ertuğrul Sağlam, ikincisi ise Ersun Yanal'dı.

Ertuğrul Sağlam'ın istifa etmesini birkaç nedenden ötürü istiyordum. Birincisi, Ertuğrul Sağlam daha hiç tecrübe kazanmadan, iki üç maç kazandı diye, üstüne Kayserispor'u da yarı yolda bırakarak ve hemen basamakları atlamak, hızlı yükselmek hevesiyle, edasıyla Beşiktaş'a atladı. Bu büyük hataydı; nitekim sonunda istifa etmek zorunda kaldı. Bu noktada Ertuğrul'un örnek alması gereken birkaç isim var. Bunların başında Sivasspor'un başında yıllardır mücadelesini sürdüren ve her sene kendisini daha da geliştiren Bülent Uygun geliyor. İkinci kişi Ankaraspor'un başındaki Aykut Kocaman; üçüncüsü Kayserispor'un başındaki Tolunay Kafkas ve dördüncüsü de İstanbulspor'un başındaki Abdullah Avcı. Bunların dışında da bu tür isimler olabilir, ama şu an aklıma gelmiyor. Ertuğrul Sağlam'ın örnek almaması gereken isimlerin başında ise kendisi gibi olan Bülent Korkmaz geliyor. İki maç kazandı diye hemen cumburlop Galatasaray'ın başına atlama heveslisi Bülent'in ipini sene sonu çekecekleri malum, ama bu da onu durdurmaya yetmiyor. Ertuğrul'un istifa etmesini istememin ikinci nedeni, Ertuğrul'un ağlak teknik direktörlüğüydü. Ağlaklıkla kastettiğim şey şudur: Ben Ertuğrul'un kaybettiği hiçbir maç sonrasında çıkıp da sorumluluğu üzerine aldığını, suçu, hatayı kendisinde aradığını hatırlamıyorum. Muhakkak hakem kötüdür, hakem Beşiktaş'ın yenilmesine uğraşmıştır, birileri Beşiktaş'ın aleyhine oyunlar oynuyordur, falan filan. Ya da bazen saha kötüdür de diyebilir, rakibin de aynı sahada oynadığını aklının ucuna dahi getirmeyerek.

Ersun Yanal da sonunda gitti. Ersun Yanal için, Ertuğrul için kafamda beliren sorunlar gibi net sorunlar yok. Ama Ersun Yanal'ın da artık elindeki çok önemli bir kozu kullanamadığı açık. Bundan önce hep küçük takımları çalıştırdığı için başarısız olduğu fikrinin arkasına saklanabiliyordu Yanal, ama artık büyük takımı çalıştırdığı durumu da gördük. Sonuç yine hüsran, yine başarısızlık.

Bülent Korkmaz'ın da sonu aynı olacak. Ama bu durum Bülent gibi, Ertuğrul gibi teknik direktörlerin sonunu getirmeyecek. Bakın Ertuğrul 3 sene içerisinde şampiyonluğa oynayacak bir takım oluşturacağını söyledi Bursa'da. Çok merak ediyorum, Ertuğrul gerçekten Bursaspor'da 3 sene duracak mı? Ya da büyük takımlardan bir teklif alıp, hemen orayı da satıp başka bir kulübe gidecek mi?

14 Aralık 2008 Pazar

Osmanlı Cumhuriyeti & Muro

Uzun zamandır sinemaya sadece gülebilmek için gitmek istiyordum. Bunun için önce Osmanlı Cumhuriyeti'ne gitmeye karar verdim. Gülerim belki diye. Filmin başlarında bir-iki espirili sahneden sonra, ağır mesaj bombardımanına tutulmaya başladık ve film, bir o kadar ağırlıkta, gayet kötü bir şekilde sona erdi. Filmde gülecek az sahnenin olması durumuna, bir de çekiminin dandikliği eklenince tam çekilmez bir hal aldı. Topkapı Sarayı'nın bahçesinde iki sağa, iki sola yürüyüşle halledilen onlarca sahne, dışarıda bir evde çekilen birkaç sahne vs. derken, toplamda 10-15 basit sahneyle bitirilen film.

Ondan sonra gülerim diye Muro'ya gideyim dedim. Arkadaşlarla gittik. O da tam bir rezaletti. İki tane Rus mankeni alıp, onlar etrafında bir film çevirip bize, kelimenin tam anlamıyla, yedirdiler. Yine Osmanlı Cumhuriyeti'nde olduğu gibi basit ve ucuz sahneler. Bir köye gitme sahnesi, bir-iki disko sahnesi, bir-iki yatak sahnesi derken filmi bitirdiler. Kötü, hatta iğrenç, espiriler de cabası tabii.

Ama bence en kötüsü düşünce... Yani bu insanlar, bu oyuncular, yönetmenler, senaristler bu filmleri yaparken neler düşünüyorlar çok merak ediyorum. Türk milletine ne versen yer düşüncesiyle mi hareket ediyorlar acaba? Aksi takdirde, bu kadar özensiz, bu kadar basit, bu kadar kötü, üzerinde bu kadar az kafa yorulmuş filmleri insanlar neden yapar, bunlara nasıl cürret ederler? Muro'yu ilk hafta sonunda 1 milyonu aşkın kişi izledi. Osmanlı Cumhuriyeti'nin de bu aralardaki izleyici sayısı yine 1 milyonun üzerindedir. Böylelikle bu kötü filmlerden bile parayı kıracaklar bu filmleri yapanlar. Açıklasınlar, merak ediyorum, bu filmlerin toplam maliyetleri ne kadar tutmuştur acaba? Oyunculara verdikleri para dışında bu iki filmi çekmek için toplam 500 milyardan fazla para harcadılarsa çok para harcamışlardır demektir.

Gel de ondan sonra gözünü sevdiğim Amerikan filmlerine hayran olma, onlara gitme. İnsan en azından kandırılmadığına inanıyor, karşısında bir emek görüyor, verdiği paranın hakkını alıyor.

13 Kasım 2008 Perşembe

Yaşlı ve Genç Kadınlar Üzerine

Yoğun Sabancı okumalarından arta kalan vakitlerimde kendi özel ilgilendiğim alanlara ve konulara dair birşeyler okumaya çalışıyorum. Bunlardan en zevkle, beğenerek, etkilenerek okuduğum kişi ise Nietzsche. Yukarıdaki "etkilenmek" sözcüğünü özellikle kullandım, çünkü şu ana kadar düşündüğümde, okurken kendisinden etkilendiğim çok az kişi olmuştur. Sanırım etkilenmek benim için oldukça önemli bir olay. Yani birinden hoşlanabilirim, o kişinin düşüncelerinden, fikirlerinden vs. hoşlanabilirim. Ama ondan ekilenmek sanki daha yoğun, daha güçlü, daha üstün birşeymiş gibi benim zihnimde... Neyse, lafı fazla uzatmayayım ve asıl meseleye geleyim. Nietzsche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt"'ünden daha önce de bir alıntı yapmıştım. Şimdi ise ""Yaşlı ve Genç Kadınlar Üzerine" başlıklı yazısından birşeyler alıntılamak istiyorum. Nietzsche'nin burada ifade ettiği görüşlerine katıldığım veya onları onayladığım için değil, sadece onlardan etkilendiğim için buraya yazma ihtiyacı duyuyorum. Bir de, Nietzsche'nin burada ifade ettiği fikirlerini, çok uzunca bir zamandır tanıdığım bir hocamın düşünceleriyle benzer bulunca, bu da diğer bir motivasyon oldu, buraya Nietzsche'den birşeyler alıntı yapmaya karar verirken. Hadi artık uzatmadan alıntılara geçelim... :)

"İnsan kadın üzerine yalnızca erkeklerle konuşmalı."

"Kadında ne varsa bir bilmecedir ve kadındaki her şeyin bir çözümü vardır: o çözümün adı da gebeliktir."

"Erkek, kadın için bir araçtır yalnızca: amaç her zaman çocuktur. Ama erkek için nedir kadın? Gerçek bir erkek iki şey ister: tehlike ve oyun. Bu yüzden kadını ister, en tehlikeli oyuncak olarak."

"Bir oyuncak olmalıdır kadın, tertemiz ve güzel, değerli bir taş gibi ve henüz varolmayan bir dünyanın erdemleriyle aydınlanmış."

"Sevginizden kaynaklanmalı onurunuz! Bunun dışında onurdan pek birşey anlamaz kadın!"

"Kadın sevdiğinde erkek korkmalı kadından. Çünkü o zaman kadın her türlü özveride bulunur ve erkeğinden başka herşeyi değersiz bulur."

"Kadın ondan nefret ettiğinden, erkek korkmalı kadından: çünkü erkek ruhunun en derin noktasında yalnızca kötüdür; kadın ise aynı noktada aşağılıktır."

"Kimden nefret eder kadın en çok? - Demir şöyle demiş mıknatısa: "senden en çok beni çektiğin, ama kendine çekecek kadar kuvvetli olmadığın için nefret etmekteyim."

"Ve kadın, boyun eğmek ve bir derinlik bulmak zorundadır yüzeyine. Yüzey ruhudur kadının, sığ sularda yüzen, fırtınalı, devingen bir zardır."

"Erkeğin ruhu ise derindir, onun nehirleri yeraltı mağaralarında akar: kadın onun gücünü sezer, fakat kavrayamaz."

"Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!"

İşte böyle buyurdu Zerdüşt.

16 Ekim 2008 Perşembe

Bilimsel Gelişme Meseleleri...

Bu aralar, Araştırma Yöntemleri dersi alıyorum. Bu dersi İsveç'teyken de almıştım. Orada daha genel bir ders görmüştük. Genel olarak farklı araştırma yöntemlerinden (quantitative, qualitative) haberdar olmuşsak da, içinde bulunduğumuz disiplinden dolayı olsa gerek (uluslararası ilişkiler), biz öğrenciler genel olarak kendi çalışmalarımızda, yani master tezimizde, qualitative yöntemi kullanmayı tercih etmiştik. Belki arada çok nadir birkaç kişi quantitative yöntemi de araya karıştırmıştı, ama baskın eğilim, qualitative yöntemin kullanımı şeklindeydi.

Burada ise genel bir araştırma yöntemleri dersi almıyoruz. Burada sadece quantitative yöntem odaklı bir ders alıyoruz. Yakında ekonometri vs. türü çalışmaların yapıldığı STATA isimli bir programı öğrenmeye başlayacağız. Şu ana kadar sistemli bir şekilde quantitative yöntem dersi almamış olan ben için, bu dersin bana yararlı olacağından şüphem yok tabii ki, ama aynı zamanda kendimi qualitative yöntemde de biraz daha geliştirmek, o alandaki bilgilerimi daha derinleştirmek isterdim doğrusu.

Bir de bu ders sürecinde, meselelere giriş olması bakımından okuduğumuz iki "temel" metin var: 1) Thomas Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, 2) Karl Popper, The Logic of Scientific Discovery.

Yazının başlığında da belirttiğim gibi, aslında bu yazının asıl derdi bilimsel gelişme meselesi. Aldığım dersten ve sonra da okuduğumuz bu iki kitaptan bahsetmemin nedeni de, bu iki kitabın önemli bir derdinin bilimsel gelişme dediğimiz şeyi açıklamaya çalışmak olması. Her ikisinin de kendine göre bir bilimsel gelişme anlayışı var. Ne tür durumlar bilimsel gelişmedir, ne tür durumlar değildir, bunlar bir sosyal bilimci için, ya da her türlü bilim ile uğraşanlar için, önemli sorular. Hatta meseleyi bir adım öteye daha götürüp, hayatı, insanları, dünyayı ve bunlarla birlikte kendini anlamaya çalışan herhangi bir insan için de kendi anlayışının gelişmesinin oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz. Onun "kendi anlayışının gelişmesi" kavramıyla, aslında yukarıda bilimsel gelişme olarak sözedilen şeyi kastediyorum. Sıradan bir insanın kendi anlayışının gelişmesini daha iyi nasıl tanımlayabilirim bilemediğim için bu kavramı kullandım. Ama neyse, asıl mesele bu değil. Burayı daha fazla uzatmayayım. Bu meseleyi sıradan insanlar düzeyiyle de ilişkilendirmeye çalışmamın nedeni, hayatı anlamak, insanları ve dünyayı anlamak gibi meseleleri sadece "bilim insanlarına" has bir uğraşı olarak görmememden kaynaklanıyor. Dolayısıyla "sıradan insanların" bu alana ilişkin arayışları da aslında değerli. Bu noktayı açık edebilmek için de amma muhabbet yaptım yani. Neyse...

Peki, bütün bu anlatılanların son tahlilde önemi nedir? Bunları buraya niye yazıyorum? Hangi dersleri aldığımı, derslerde kimleri okuduğumuzu göstermeye çalışmak mıdır derdim? Hayır tabii ki. Derdim basit. Derdim, şeylere ilişkin olarak kendi anlayışımın da bunlarla ilgili olarak sürekli bir etkileşime girmesinden kaynaklanan meseleler hakkında konuşmak. Ben kendimi bir bilim insanı olarak tanımlamıyorum. Diyelim ki, kendimi sıradan bir insan olarak adlandırıyorum. Benim de dünyayı, insanları, hayatı ve kendimi anlamak için bir çabam var, bir arayışım var. Hatta anladığımı düşündüğüm bazı parçalar için genelleştirme çabalarım, açıklama modellerim veya teorileştirme çabalarım bile var! Benim bile var yani! Varın gerisini siz düşünün! :)

Bu "teorilerimden" ya da teorileştirme çabalarımdan en sistematiği, erkek ve kadın arasındaki ilişkileri anlayabilmek için yazdığım yazıdır diyebilirim. Bu yazımla erkek ve kadın arasındaki ilişkilerin herşeyini açıkladığımı, anladığımı, anlattığımı vs. düşünmüyorum tabii ki. Ama mesele bu değil. Mesele benim yazdıklarımın doğru olup, olmadığı değil. Mesele, benim yazdıklarıma "bilimsel gelişme" bağlamında baktığımda, Kuhn ve Popper'ın söylediklerinden hareketle, ne diyebildiğim...

Şimdi belki bu arada Popper ve Kuhn'un bilimsel gelişmeden ne anladıklarını kısaca belirtmek gerekir. Kısaca söyleyebiliriz ki, Popper için bilimsel gelişme yanlışlanmayla (falsification) sağlanır. Bir kere en başta ürettiğiniz şey yanlışlanabilir (falsifiable) birşey olmalı ki, bilimsel olabilsin. İkinci aşamada ise, bilimsel gelişme, o ürettiğiniz şeyin yanlışlanmasıyla elde edilebilir. Kuhn'a göre ise, bilim dediğimiz şey daha ziyade yanlışlama ile değil, doğrulama (verification) ile gelişir.

Kadın - erkek arasındaki ilişkileri anlamaya dair yazımı yazmamın üzerinden yaklaşık olarak 3 sene geçti. Bu dönemde hem kendi hayatımdan, hem başkalarının hayatlarından bir çok yeni şeyi gözlemleme imkânı buldum; bunları hep kendi teorik çerçevem açısından tarttım, değerlendirdim. Üzerlerinde uzun uzun düşündüm. Son tahlilde, gördüğüm, teorimin hep doğrulandığıydı. Yani gözlemlediğim yeni gelişmelerin, benim teoride söylediklerimi pratikte hep yansıttığını gördüm. Peki, bu doğrulamaların benim teorim açısından önemi neydi? Bu doğrulamalar benim teorimi daha geçerli, daha kabul edilebilir, daha doğru mu yaptı? Yani Kuhn'un bakış açısından bakarak söyleyecek olursak, benim teorim bilimsel anlamda gelişmiş mi oldu? Ya da meseleye Popper açısından baktığımızda, en azından benim gözlemlerim çerçevesinde teorim henüz yanlışlanmadığına göre, o zaman teorimin herhangi bir bilimsel gelişmeye uğramadığını mı söylemeliyiz?

20 Eylül 2008 Cumartesi

Pazar Yerindeki Sinekler Üzerine...

Bu aralar biraz Nietzsche okudum ve okumaya da devam ediyorum. Önce onun hakkında yazılmış birkaç kitap okudum ve şimdi de "Böyle Buyurdu Zerdüşt"'ü okumaya başladım. Dili ve anlatımı zaten herkesin takdirini kazanmış bir filozof Nietzsche, ama bunun yanı sıra, değindiği konuları da çok beğendiğimi söylemeliyim. Bugün kitabın içindeki "Pazar Yerindeki Sinekler Üzerine" başlıklı yazıyı okudum ve çok beğendim. Belki ben de kendimden ve içinde yaşadığım ortamdan bazı parçalar bulmuş olabilirim bu yazıda; bilemiyorum. Ama yine de güzel bir yazı olduğunu düşünüyorum ve buraya da bazı alıntılar yapmak istedim.

"Kaç dostum, kendi yalnızlığına! Büyük adamların gürültüsünden başının döndüğünü ve küçük insanların dikenleriyle yaralandığını görüyorum."

"Ormanlar ve kayalar, bilirler seninle birlikte susmanın saygınlığını."

"Yalnızlığın bittiği yerde pazar yeri başlar; ve pazar yerinin başladığı yerde büyük oyuncuların gürültüsü ile zehirli sineklerin vızıltısı da başlar."

"Gürültü ve soytarılarla doludur pazar yeri."

"Bu koşturanlara bak da kendi güvenliğine geri dön: insan yalnızca pazar yerinde bir Evet mi? ya da Hayır mı? saldırısına uğrar."

"Kaç dostum, kendi yalnızlığına: seni zehirli sineklerin soktuğunu görüyorum. Sert ve sağlıklı bir havanın estiği yerlere kaç!"

"Kendi yalnızlığına kaç! Küçük ve acınası olanlarla çok yakın yaşadın. Kaç onların görünmez öçlerinden!"

"Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar ve senin yazgın sineklik olmak değildir."

"Yorgun düştüğünü görüyorum zehirli sineklerden, belki yüz yerinde kanlı çizikler görüyorum; ve gurunun öfke bile getirmiyor."

"Bir tanrı ya da bir şeytanmışsın gibi yaltaklanırlar sana..."

"Seni cezalandırırlar bütün erdemlerinden ötürü, içtenlikle hoşgördükleri ise yanlışlarındır."

"Görmedin mi kaç kez sustuklarını sen yanlarına yaklaştığında ve güçlerinin sönmekte olan bir ateşin dumanı gibi karıştığını havaya?"

"Evet dostum, sen bir vicdan azabısın hemcinslerin için, çünkü onlar sana layık değiller. Bu nedenle senden nefret ederler ve kanını emmek isterler."

"Hemcinslerin her zaman zehirli sinekler olacaklardır senin için."

"Kaç dostum kendi yalnızlığına - ve sert, sağlıklı bir havanın estiği yere. Senin yazgın sineklik olmak değildir. -"

İşte böyle buyurdu Zerdüşt.

17 Ağustos 2008 Pazar

İnsan Önce İnsan Olmalı 2!



İstanbul Vefa'da bir mezarlığın duvarının resimleri bunlar. Resimlerde de gayet rahatlıkla görülebildiği gibi, mezarlığın duvarını yaparken, içerideki mezar taşlarından kullanılmış. Şimdiiiii... Duvarı, mezarlıktan aldıkları taşları kullanarak ören bir zihniyeti taşıyan cisme ya da cisimlere siz insan diyebilir misiniz? Biz diyemeyiz. Ee bu iş o kadar kolay değil, çünkü insan olabilmek için, önce insan olabilmek gerekir.


30 Temmuz 2008 Çarşamba

İnsan önce İnsan olmalı!

Her zaman söylerim, bir insanın sahip olması gereken en öncelikli özellik insan olmaktır. Yani bir insan önce insan olmalı. Eğer bir insan insansa, o zaman ondan bir insandan beklenebilecek davranışları bekleyebilirsiniz. Eğer bir insan insan değilse, ondan ancak o zaman bir insandan beklenebilecek davranışları beklemeyebilirsiniz. Fakat, bu mesele o kadar kolay değildir. Etrafta bir de insana benzeyen, ama nedense insan gibi davranışlarda bulunmayanlar vardır. İşte mesele, bu kişilerin gerçekte ne oldukları meselesidir. Ben onların ne olduklarını bilemem tabii ki, ama sanırım ne olmadıklarını bilebilirim. Bunlar, ne yazık ki henüz insan olamamış, insanlıktan nasibini alamamış şeylerdir. Bir gün umulur ki, insan olurlar, onlar da bizim aramıza katılırlar. Allah'tan ümit kesilmez. Ne yazık ki aşağıdaki görüntülerin müsebbibi ya da müsebbibleri insan değiller, insan olamazlar.








8 Temmuz 2008 Salı

Chris de Burgh Istanbul Konseri

Geçtiğimiz Pazar günü Wimbledon final maçının uzamasından dolayı yayınlanamayan Chris de Burgh İstanbul konseri, eğer yine bir aksilik olmazsa, bu hafta Pazar günü (20 Temmuz 2008) saat 21:00'da yayınlanacakmış.

Televizyon'dan izleme imkânı olmayanlar, CNNTurk'un websitesinden, Canlı Yayın'ı, tıklayarak da izleyebilirler.

Kaçırmamanızı tavsiye ederim. :)

P.S: Konser sırasında kendimi de görebileceğimi umuyorum, çünkü bir kere bir şarkı sırasında kalkıp arkadaşla dans ettik, o sırada kameralar bizi çekiyordu. Onun dışında, konserin son 40 dakikasını da sahnenin hemen önünde geçirdim. :) Üzerimde siyah bir Chris de Burgh t-shirt'ü vardı. :)